Tarım reformu, üreticilerden derhal tepki gördü.
Aslına bakarsanız, bu hükümetin programındaki bir çok reform maddesi, ilgili kesimlerden tepki görecek değişimlerdi.
Malum, temel, yerleşik, kemikleşmiş ve de köhnemiş yapılara dokunduğunuzda, birilerinin kovanına çomak sıkmak zorundasınız.
Ya bu statükodan memnunuz, ya da değiştirmek istiyoruz….
Toplumun çoğunluğu memnun olmadığını söyler. Ancak nereye kadar? Değişim kendi kurulu düzenine dokununcaya kadar…
Böyle bir ortamda, “ben reformcuyum” diyen bir hükümetin de bu değişimi yapacak güçte ve cesarette olması gerekirdi. Zaten biz de bunun için bu hükümetin kurulmasını desteklemiş, “bunlar da yapamazsa, kimse yapamaz” demiştik.
Tarım da öncelikli reformlardan biriydi.
Ülkenin geliri de belli, gelir kaynakları da belli… Buna göre, üretim kapasitesi belli.
Giderler ha keza…
Bıraktım denk bütçeyi, yatırım yapılması gereken o kadar alan var ki… Devlet, geliriyle giderini tutturamadığı, yardım aldığı halde açık verdiği için, elimizdekini avucumuzdakini de kaybettik…
O zorunlu yatırımlar yapılamadığı için, ülke giderek çağdaşlıktan uzaklaşıp, dünyanın en geri kamış yerlerine benzemeye başladı.
Sağlık malum dökülüyor, doktorlar kaçmaya başladı, hastaneler harap, virane. Eğitim aynı durumda. Yeni bir okul inşa edilmeyeli kaç sene oldu bilen var mı? Yollar öyle, limanlar öyle… Sosyal güvence sistemi çöktü, çökecek. Su kapıya dayandı, yatırım gerektiriyor, para yok…
Demek ki, bizim meselemiz, gelir arttırıcı düzenlemeler olmalı. Bu kadar basit…
Geçmişte sektörler oluşsun diye, ya da belki o zaman ihtiyaç olan, ancak şu anda ithali daha ucuza gelen ürünler desteklendi. Destek verirken, kriterler konulmadı. Partizanlık vardı ya, önüne arkasına bakılmadı. Nasıl olmasa Türkiye tarımı sonuna kadar destekleyecek parayı gönderiyordu. Hükümetler de o parayı kendi geleceklerini garantiye alacak şekilde dağıtıyordu. Plan yoktu, program yoktu. Memur adam tarla ekti, hayvan yetiştirdi, süt üretti, destek de aldı, teşvik de. Kimse “nasıl be kardaş” demedi. Bunlar göze çarpmayan ama bizi bitiren çelişkilerimiz.
Kaliteli ürünle, ihraç ürünüyle, narenciyeyle, harupla, zeytinle mesela bir arpa bir tutulabilir mi?
Hükümetin reform dediği bu. Kriterleri yeniden saptamışlar, hakedenle etmeyeni, usulsüz olanı ayıklamışlar, ekonomik akla yakın bir uygulamaya geçmeye çalışıyorlar. Aman Allahım ne kıyamet.
Bu ülke tarımdan mı ibarettir? Bizi tarım mı kalkındıracak ki, yerel gelirlerin ciddi bir bölümü teşviklere, desteklere gider? Bu ülkenin gerçeği turizm ve hizmet sektörüdür. Arpa üreterek bir yere varamadık, varamayacağız da…
Bana kalsa, TÜK de kapansın, SÜTEK de kapansın, devlet üretimden tamamen çekilsin isterim. Korumacılık nereye kadar. Siz bunca dönümlük ekili arazinin bir kaç kişinin elinde toplandığını, onların da köşeleri defa defa döndüğünü biliyor musunuz…
Ekecek olan tohumunu da getirsin, alıcısını da bulsun. Her konuda liberal ekonomi, ama tarımda neredeyse devlet eliyle besleme… Bu sistemle ne tarımsal kalkınma olur, ne de refah… Deniyor ki, “entegre tesislerle tekelleşme yaratılacak”… Tarımda entegre sisteme geçmeyen herhalde bir Afrika’nın küçük ülkeleri kaldı. Modern tarım, modern üretim, entegre sitemleri zorunlu hale getiriyor. Çünkü büyük yatırım gerektiriyor. Yok hayır, biz bunu kabul etmeyiz, komünist düzendeki kolhozlar gibi, geri kalmış, geliştirilmemiş ilkel üretim şekliyle devam edelim, bir kaç kişi kazansın.
Gelsin büyük şirketler, ya da kooperatifleşsinler, modern tesislerde ihracatta aranan ürünleri, kaliteli ürünleri ucuza üretsinler, pazarlarını bulsunlar, satsınlar. Üstelik istihdam da yapsınlar, şimdiki gibi olay bir kaç kişinin tekelinden çıksın.
Çünkü entegre tesisler değil tekel, şimdiki düzen bence tekel.
Küçük üretici, her ülkede var. Entegre tesislerin üretmediğini üretmeye devam eden, ürün çeşitliliği sağlayan, belki organik, belki doğal tarım ürünü üreten küçük tesisler olarak devam ederler.
Bir kez daha tekrar edeyim, bu hükümet söylediklerini ya yapacak, ya yapacak. Pazarlığa oturdukları anda kaybederler…
Ve statükonun çığlıklarından korkar da, ekonomik akıl yolundan çıkar, geri adım atarlarsa, siyasi hayatımızın da dışına düşecekler…
YERİN KULAĞI VAR
ÇOK DUYDUK:
Espen Barth Eide, uluslararası toplumun Kıbrıs’taki gelişmelere karşı ilgisi ve desteğinin, daha önce hiç olmadığı kadar fazla olduğunu söylemiş. Kusura bakmayın Bay Eide ama, Kıbrıs Türkü olarak bu destek laflarını çok duyduk. İş icraata geldi mi, kimseyi göremedik. 2004’ü hatırlayın, “evet”imizi almak için az mı destek sözü vermişlerdi. Bugüne kadar hangi sözlerini tuttular hatırlayanınız var mı? Hani bizim meşhur bir sözümüz var, “Kandır çocuğu da Taksim istesin” diye, onların da ilgi ve desteği o kadar…
YA BİZİMKİLER:
Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras, “Kıbrıs sorununda garantisiz ve garantörsüz çözüm istiyoruz” dedi. Adamlar nasıl bir çözüm istediklerini net olarak açıklıyor. Diğer taraftan bizimkilerine bakıyorum, hala “nasıl bir çözüm” konusunda net bir tavırları yok. Örneğin garantiler konusunda bile net değiller, bir gün öyle, bir gün böyle. Neden kimsenin bizi dikkate almadığını anladınız sanırım…
ANLAŞMALAR ÇÖZÜMÜ BEKLEYEMEDİĞİNE GÖRE…:
Liderler yeniden biraraya geliyor. Ancak, müzakereler, doğal gaz hesaplarının gölgesinde devam ediyor. Hani dendiği gibi bu yılın içinde bir anlaşma olacaksa, Güney Kıbrıs’ın Yunanistan ve İsrail’le enerji, ulaşım, turizm, su kaynakları konusunda anlaşma yapmaları ne anlama geliyor? Üstelik de Anastasiadis, İsrail’le görüşmeden önce, Mısır Devlet Başkanı Sisi’yle telefon görüşmesi yapıyor, British Gas ile sözleşme imzalıyor… Bir kaç ay içinde yeni bir ortaklık devleti kurmaya hazırlanan birinin yapacağı işler mi bunlar? Yoksa yangından mal kaçırma mı?
GÜNEY KIBRIS “VATANI SATTI”:
İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan arasında yapılan anlaşmalardan biri de “su kaynaklarının yönetimi”… Tarım bakanları imzalamış. Aman bizimkiler duymasın. Hiç suyun yönetimi için başka bir ülkeyle anlaşma imzalanır mı? Bu “vatanı satmak” değil de nedir? Bu gelişmeden sonra bence hükümetin CTP kanadı, konuyu bir kez daha Parti Meclisi’ne sorsun. Bakalım bu kez ne diyecekler…
NE OLUYOR BİZE:
Son günlerde bir kavga şamata aldı başını gidiyor. Herkes birbirini suçlayarak, prim yapmaya çalışıyor. Devletin kurumları birbirini dövüyor, gazetecilerin bile içinde olduğu “rüşvet” iddiaları ortalıkta dolaşıyor. Hani insanın, “yeter artık” dediği noktaya geldik. Neyi paylaşamıyoruz anlamıyorum. Bir deli kuyuya bir taş atıyor, kırk akıllı da onu çıkarmaya çalışıyor. Toplum, en tepeden en dibe kadar bir travma yaşıyor…
DEDİKODUYU SEVİYORUZ:
Ercan krizi daha bitmeden, şimdi de Kıb-Tek krizi ile karşı karşıya kaldık. Ülkede malzeme o kadar çok ki, sittin sene konuşsan bitmez. Dedim ya, ortaya belge, rapor koyan yok. Tüm tartışmalar dedikodu üzerinden. Dedikodularla kimin haklı, kimin haksız olduğuna karar vereceğiz. Bizim için ne demişti Namık Kemal, “Kıbrıs'ın en alemşümul iki şeyi vardır, bir dedikodusu, iki sivrisineği…”.
GEL DE ANLAT:
Bakan Şahali’nin “Tarım Reformu” açıklamasına üretici örgütlerinden gelen tepkileri anlamak zor değil. Bakanın verimli bir destek programı uygulamak istiyoruz sözü onları pek ilgilendirmiyor. Onlar, yıllarca alışıtıkları “yağma” düzeninin sürmesini istiyorlar. Destek ve teşvikler yine parti rozetine göre ayarlansın, ekene de ekmeyene de, hak edene de, etmeyene de kuraklık paraları ödensin. Tabi ki bu sisteme çomak sokmaya kalkarsan, birlerinin nasırına basmayı da göze alacaksın…
HANGİ BAŞARI:
Dikkat edin her yeni öğretim yılı başında üniversitelerimiz “en büyük kim?” kavgasına tutuşuyorlar. Herkes kendince bir kulp bulup, kendinin en iyi olduğunu iddia ediyor. Halbuki onlar da biliyorlar ki, tüm uğraşları, daha fazla öğrenci kapabilmek. Üniversitelerimizde verilen eğitimin kalitesini tartışan yok. Zaten tartışacak halleri de yok, mal ortada. Personelinin sosyal yatırımlarını, hatta zaman zaman maaşını bile ödemekten aciz bazı üniversitelerin, kendilerini dev aynasında göstermelerini ise hiç anlamıyorum…
ZİRVEDEKİLER
Esin Esmen: “Dünyada ne Kıbrıslı gençler var, ne iş insanları, bilim insanları var biliyor musunuz? Hiç biri durup beklemedi. Kendi kaderini kendisi yazdı. Bu nedenle, kimse bu topluma sürekli kendisini önemsiz hissettirecek şeyler söylemesin, yüklemesin. Biz varız, başarabiliriz. Daha çok üreterek, daha çok gelişerek, ‘dur bakalım’ ne olacak demeden, başarısız olmaktan korkmadan, ileriye bakma zamanıdır. Bu adada başlayarak, dünyalı başarı hikayelerimiz var bizim. Ve evet, daha iyisini de yapabiliriz…”.
DİPTEKİLER
Ersan Saner: O açıklayamadıkça, ben yine yazacağım. Dün yine Meclis’te Ercan sözleşmesi konuşuldu. İrsen Küçük hükümetinin yaptığı, ihale şartnamesine uymayan sözleşme eleştirildi. Zamanın sorumlu bakanı Ersan Saner çıktı, buna cevap verecek yerde, yine demagojiye sarıldı, “UBP’yi karalamaya kimsenin hakkı yok” dedi. Aynen KTHY konusunda yaptığı gibi… Konu karalamaysa, karalayanlar kendileri. Madem yaptıkları bu ucubeyi izah edemiyorlar, her türlü karalamayı da hak ederler…
































