“Her gün yazı yazıyoruz, kendimizi tekrar etmeyelim” demeyeceğiz.
Memleketin manasız gündemlerinin peşine takılmayacağız.
Gündem değiştirme marifetlerine alet olmayacağız..
Çünkü bizim öncelikli meselelerimiz var. Gerekirse her gün tekrar edeceğiz. Elimizden gelen bu.
Gazetecinin görevi haber vermek ama aynı zamanda inandığını söylemek, yanlışa yanlış demek, kamuoyunu uyarmak. Bu sonuncusu bana göre en önemlisi…
Varsın tekrar olsun, ta ki bu yaşadığımız saçma sapan ortam son bulsun, halkın ve de ülkenin çıkarını, tüm diğerlerinin önüne koyan bir yönetimimiz olsun.
Varsın tekrar olsun, bu yarı buçuk hükümetin verdiği ve vermeye devam edeceği zararlar konusunda halkımızı uyarabilelim.
Kıbrıs’ın adının “saldırı, savunma, konuşlanma” sözleriyle, meydan okumalarla anılmasını istiyor muyuz?
Biz ki savaşı bizzat yaşayan insanlarız. O etkiden kurtulup, “burası bir tatil cennetidir” imajını geri getirene kadar neler çektik. Hatırlarım eski başbakanların, bakanların her konuşmasının içinde “dış yatırımı cezbetmek” lafı geçerdi. Yalvarırdık adeta. Yatırımcı da yanıt olarak “buza yazı yazmam” derdi. O günlerden bugünlere zor geldik.
Gerçi onu da doğru yapmadık ya. Dağı taşı, sahili, kumsalı, en değerli yerleri yok pahasına ona buna kiraladık. Kalkınacağız sandık, birilerini haksız yere kalkındırdık. Bakın gördünüz, bu devletin sağladığı imkanları kullanarak gelenlerden, hala daha dünya kadar menfaat sağlayanlardan kaçı şu pandemi döneminde derde deva oldu? Çalışanlarını bile ödemediler. Devlete ödemeleri gereken vergileri ödemediler. Yaralı parmağa işemek akıllarına bile gelmedi. Bunları kim böyle yaptı? Biz…
Her neyse, dış yatırım için bir yere kadar cazip hale geldik. Ama bunu caydırmamak zorundayız. 21. yüzyılda hala daha bu küçücük ülkenin adının yanına militarist söylemler getirilmesini ben istemiyorum. Ülkeler savunmasını yapar. Tedbirini, tertibatını alır, alır o başka bir şey. Barışın görüşüldüğü bir ülkede savaştan söz edilmemelidir…
Sonra… Şu malum vize muafiyetleri konusu dün Meclis’te konuşuldu.
Şeyh Nazım dergahını ziyaret edenlerin sıkıntısını gidermekmiş amaç, İçişleri Bakanı söyledi bunu. Bir tek bu dergah için yapmışlar, diğerleri için söz konusu değilmiş. O müritler KKTC’yi tanıtacaklarmış. Bunu bile söyledi.
Ne boş bir savunma. Yazmıyor ki orada “Bir tek Şeyh Nazım dergahı içindir” diye. Bakan’ın uğraştığı işe bakın; “Bildiğimiz başka tarikat yok” diyor. Ya Ersin Tatar’ın zikirlerine katıldığı tarikat? Ve daha bakanın bilmediği, ama toplumun bildiği niceleri? Yarın onlar da talep etmeyecek mi?
Yoksa siz “Bu devlet bir tek Nazım’ın tarikatını tanır, diğerlerini tanımaz” mı demek istiyorsunuz?
Ne demek dergaha gelecek de süresiz kalacak. Nedir burası? Tarikatlara ayrıcalık tanınan bir yer mi? Gelsinler turist gibi, bu ülkenin kurallarına uysunlar.
KKTC’yi dergahlarla mı tanıtacağız? Bu hale mi geldik?
Tarikatlara ayrıcalıklar tanınan, savaş tamtamlarının çaldığı bir ülke mi olmalı burası?
Bir türlü yakamızdan düşmeyen, koltuklarından kalkmamak için direnen, halkın trajediye dönen sorunları içinse kılını kıpırdatmayan, devletin gelirlerini artırmak, hiç olmazsa gündelik yaşamı sürdürebilmek için yasa bile çıkaramayanlar, ülkemizi böyle hiç de istemediğimiz bir tabloya sürüklüyorlar…
Bir memleketin kendi insanları, ülkelerine bunları nasıl yapar, benim de aklım bunu almıyor. Zamanında tanıdığımı sandığım insanlar nasıl bu hale geldiler? Bunun adına ne denir sizce?
En basit ifadeyle söyleyeyim, kendilerinde değiller. Evlerine yollamadığımız sürece de kendilerine gelemeyecekler…
YERİN KULAĞI VAR
BİR GİDİN ARTIK:
İradeyi bir yerlere teslim ettiler yetmedi, şimdi de ülkeyi gerici tarikatlara, yobazlara teslim etmenin yolunu yapıyorlar. Artık bu zihniyete söyleyecek laf kalmadı. Bu kadar mı kendinizden geçtiniz. Bu halkın onuru ve gururu ile oynamaktan vaz geçin. O koltuklarda kaldığınız her gün ülkeye verdiğiniz zararın haddi hesabı yok. Düşün artık bu halkın yakasından…
İNŞALLAH DEĞİLDİR:
Gözümüz aydın mı, yoksa başka bir şey mi diyeyim bilemedim. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan 20 Temmuz’da KKTC’ye geliyor. Ama daha gelmeden de masajını vermeyi ihmal etmiyor. Ne diyor Erdoğan, “İnşallah 20 Temmuz’da Kıbrıs’ta olacağım ve Kuzey Kıbrıs’tan gerekli mesajları tüm dünyaya vereceğim. Vereceğimiz mesajlar sadece adayı değil, tüm dünyayı ilgilendiriyor”. Dünyayı boş verdim de bizi ilgilendiren konunun ne olduğunu merak ettim. İnşallah aklıma gelen değildir…
TEK İSTEDİĞİMİZ:
Aslında bu adanın ne kumar, ne fuhuş ne de yobaz tarikatlara ihtiyacı vardır. Havası ve denizi her şeye değer. Hele de yıllardır kendi dini ve laikliğe olan bağlılığı ile kimseyi incitmeden iç iç yaşamıştır. Bu toplumun “daha çok Müslüman” olmaya da ihtiyacı yoktur. Tek istediğimiz herkesin özgürce ibadetini yaptığı, savaşların olmadığı barış içinde huzurlu bir gelecek. Bu hayalimizden de bizi kimse döndüremez. Biz böyle mutluyuz…
KIYAK ÜSTÜNE KIYAK, SONRA DA “PARA YOK”:
Boşuna uğraşıyoruz. Hükümet, esnafına, kapanan diğer işletmelerine yapmadığı kıyağı Ercan için katmerlemeye devam ediyor. Ercan’ın devlete bu yıl ödemesi gereken ciro payını bir yıl süreyle ertelemiş, onu da iki yılda taksitlendirmişti ya. Şimdi bunu 4 yıla çıkartmış. Öyle de bir karar yazmışlar ki, anlaşılmasın diye karmakarışık. Sonra da para yok, maaşlar tehlikede, hayat pahalılığını kes! Yok, olmayacak. Bal gibi biliyorlar ne yaptıklarını, bile bile yapmaya devam ediyorlar. Utanmayı atmışlar…
BEROVA’YA BAKIN:
“Türkiye güçlü olursa, KKTC de böyle yaşamaya devam edecek”… UBP milletvekili Berova söyledi bunu. Kendini bu kadar ikinci planda gören bir anlayış. Günümüz UBP’sinin hakim anlayışı. Türkiye güçlü olsun, hepimizin görmek istediği bu. Ama orada kalmıyor. Hissiyatları şu; “Biz bir hiçiz… Biz kendi kendimize bir şey yapamayız”. Sen güçlü ol ki Türkiye de mutlu olsun. KKTC yönetimini elinde tutan birinin konuşması olabilir mi bu? Nedir bu kendine güvensizlik? Nedir bu çaresizlik? Sonra da egemenlikten bahsederler.
ÖĞRETMENLER DE PERİŞAN:
Kumar turizmi için Bulaşıcı Hastalıklar Üst Kurulu’nu kolayca ikna eden hükümet, okulların açılması için aynısını bir türlü yapamıyor. Dün bir arkadaş anlattı; yakında online merkezi sınav da yapacaklarmış, ‘öğretmenle bir konuşayım’ demiş. Öğretmen telefonu açar açmaz ağlamaya başlamış. Sinirlerinin bozuk olduğunu, kapalı ekranlara ders anlattığını, soru sorduğunda cevap bile alamadığını söylemiş. Daha neyi beklersiniz? Yoksa okulları açmanın maddi bir getirisi olmadığından mı bu kadar umursuzsunuz?
































