Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Suriye’nin Sessiz Çığlığı: Aleviler ve Mezhepçi Şiddetin Jeopolitiği

On yılı aşkın süredir Suriye, sonu gelmeyen bir trajediye sahne oluyor. Barışçıl protestolarla başlayan halk hareketi, kısa sürede küresel ve bölgesel güçlerin vekalet savaşına dönüştü. ABD, Rusya, Türkiye, İran, Suudi Arabistan gibi aktörler, kendi stratejik çıkarları doğrultusunda Suriye’deki çatışmaya müdahil olarak ülkeyi bir satranç tahtasına çevirdiler. Bu savaş, yüz binlerce insanın ölümüne, milyonlarcasının yerinden edilmesine ve Suriye’nin harabeye dönmesine neden oldu. Ancak bu trajedinin ortasında, yaşadıkları zulüm çoğu zaman görmezden gelinen bir grup var: Aleviler.

Suriye nüfusunun yaklaşık %10-12’sini oluşturan Aleviler, tarihsel olarak Lazkiye, Tartus, Hama ve Humus bölgelerinde yoğunlaşmış, kendilerine özgü inanç ve kültürel pratiklere sahip bir topluluk. Ancak Alevilerin bu özgünlüğü, onları Suriye’deki mezhepçi siyasetin hedefi haline getirdi. Suriye İç Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, IŞİD ve El-Nusra Cephesi gibi cihatçı Sünni İslamcı gruplar, Alevileri “dinden sapmış” ve Esad rejiminin destekçileri olarak yaftalayarak sistematik bir şiddetin hedefi haline getirdiler. Bu grupların ideolojisi, sadece siyasi bir değişim arayışıyla sınırlı kalmayıp, aynı zamanda mezhepçi bir temizlik dürtüsüyle de besleniyor.

Bu grupların Alevilere uyguladığı zulmün boyutları, insanlığa karşı suçlar kapsamında değerlendirilebilecek nitelikte. Köyler basıldı, sistematik katliamlar yapıldı, kadınlar ve çocuklar kaçırıldı ve işkenceye maruz bırakıldı. Bu eylemler, sadece Esad rejimini zayıflatmayı değil, aynı zamanda Alevi toplumunu yıldırmayı ve yok etmeyi amaçlıyordu. Alevilerin evleri, işyerleri ve ibadethaneleri yağmalandı, yakıldı, yıkıldı. Hayatta kalabilenler ise, her şeylerini geride bırakıp mülteci olarak başka bölgelere veya ülkelere sığınmak zorunda kaldı.

Zorla Yerinden Edilme ve Mülksüzleşme: Cihatçı grupların kontrol ettiği bölgelerden kaçmak zorunda kalan Aleviler, evlerini, topraklarını ve işyerlerini kaybederek mülteci konumuna düştüler. Bu durum, Alevilerin ekonomik olarak daha da yoksullaşmasına ve geleceğe dair belirsizliğin artmasına neden oldu. Bu zorla yerinden etmeler, Suriye’nin demografik yapısını da değiştirerek gelecekteki çatışmalar için zemin hazırladı.

Burada önemli bir noktayı vurgulamak gerekiyor: Her ne kadar Aleviler, Esad ailesinin iktidarı döneminde, özellikle ordu ve güvenlik teşkilatında bazı önemli pozisyonlara gelmiş olsalar da, Alevi toplumunun büyük çoğunluğu kırsal kesimde yaşayan ve tarım, liman ticareti ve turizm gibi sektörlerde çalışan insanlardan oluşuyor. İç bölgelerdeki Aleviler ise memurluk, küçük esnaflık ve tarımla uğraşan emekçi insanlardır. Tüm Alevi toplumunu “elit” veya “yönetici sınıf” olarak tanımlamak ve Esad rejiminin suçlarından kolektif olarak sorumlu tutmak, büyük bir haksızlık ve tarihi bir yanılgıdır. Esad rejiminin sorumluluğu ve işlediği suçlar, tüm Alevi toplumuna mal edilemez. İntikam ve cezalandırma, bireysel sorumluluk temelinde ve adil bir yargılama süreciyle olmalıdır.

Uluslararası insan hakları örgütleri, bu zulmü belgeledi, raporlar yayınladı ve kınadı. Ancak Alevilerin çığlığı, Suriye’deki savaşın jeopolitik hesapları arasında kaybolup gitti. BM Güvenlik Konseyi, daimi üyelerin, özellikle de Rusya ve Çin’in siyasi çıkarları ve veto yetkileri nedeniyle, bu insanlık dramına karşı etkisiz kaldı. Suriye’deki insani krize müdahale, “Koruma Sorumluluğu” ilkesinin pratikte ne kadar zayıf ve işlevsiz olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

Daha da vahimi, bölgesel güçlerin Suriye’yi kan gölüne çeviren vekalet savaşı, Alevilere yönelik şiddeti daha da körükledi. Ancak tüm bu süreç boyunca, Alevilerin bölgesel güçlerle olan tarihsel, inançsal ve hatta ailevi bağlarının, ne yazık ki somut bir siyasi yaklaşıma, koruyucu bir politikaya veya güçlü bir söyleme dönüşmediğini görüyoruz. Özellikle, Alevi nüfusun ata yurtları olan ve derin tarihi ve kültürel bağları bulunan Türkiye ve İran gibi ülkelerden, Alevilerin korunmasına yönelik güçlü, tutarlı ve somut bir politika görülmüyor.

İran’ın “direniş ekseni” adını verdiği bölgesel stratejisi çerçevesinde Esad rejimine ve dolaylı olarak Alevilere verdiği askeri ve siyasi destek, bölgedeki mezhepçi gerilimi tehlikeli bir şekilde tırmandırarak Alevileri daha da savunmasız hale getiriyor. Tahran, Şam yönetimine verdiği desteğin, cihatçı gruplar tarafından Alevilere yönelik şiddeti meşrulaştırmak için bir propaganda aracına dönüştüğünün farkında olmalı ve bu durumun Alevilerin güvenliğini daha da tehlikeye attığını kabul etmelidir. İran, mezhepçi politikalarına son vermeli ve Alevilerin korunmasını da içeren, tüm Suriye halkını kapsayıcı bir siyasi çözümü desteklemelidir. Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin Sünni gruplara sağladığı finansal ve ideolojik destek ise, yangına körükle gitmekten başka bir işe yaramıyor.

Suriye’de Alevilerin yaşadığı dram, uluslararası toplumun “Koruma Sorumluluğu” ilkesini ne kadar ciddiye aldığını ve bu ilkeyi hayata geçirme konusundaki samimiyetini ve kapasitesini sorgulatıyor. Koruma Sorumluluğu (R2P), 2005 yılında Birleşmiş Milletler Dünya Zirvesi’nde kabul edilen ve soykırım, savaş suçları, etnik temizlik ve insanlığa karşı suçları önlemeyi ve bu suçlara müdahale etmeyi amaçlayan uluslararası bir ilkedir. Bu ilke, kağıt üzerinde güzel dursa da pratikte güçlü devletlerin çıkarlarına ve jeopolitik hesaplarına kurban gidiyor. Alevilerin yaşadıkları, bu acı gerçeğin en çarpıcı örneklerinden biri.

Suriye’de kalıcı bir barış, sadece silahların susmasıyla değil, adaletin sağlanmasıyla ve tüm etnik ve dini grupların haklarının güvence altına alınmasıyla mümkün olacaktır. Alevilere yönelik şiddetin hesabı sorulmalı, failler hangi gücün arkasına saklanırsa saklansın yargılanmalı ve Alevi toplumu Suriye’nin geleceğinde eşit ve onurlu bir şekilde yer alabilmelidir. Aksi takdirde, Suriye’nin yaraları asla kapanmayacak ve bu sessiz çığlık, uluslararası toplumun vicdanını, özellikle de vekalet savaşlarıyla bu yangını körükleyen bölgesel güçlerin vicdanını sızlatmaya devam edecektir. Suriye’deki Alevi trajedisi, insan haklarının jeopolitik hesaplara ve güç mücadelelerine feda edilemeyeceğinin acı bir kanıtıdır.

Yeni Suriye rejiminin referansları ortadayken, önümüzdeki dönemde hangi yapılara hizmet edeceğini göreceğiz. Bu çerçevede baktığımızda, Suriye’de çoğunluğun azınlıklara demokrasi sağlaması mümkün görünmüyor. Suriye’de yaşanan bu insanlık dışı durum karşısında sessiz kalmak, suça ortak olmak demektir. Suriye Suriyelilere bırakılarak yönetiliyor diyeceğimiz bir yapının ötesinde, küresel ve bölgesel güçlerin jeopolitik paylaşımı sonucu Suriye yönetimi oluşacaktır.

Anahtar Kelimeler: Suriye İç Savaşı, Alevi Azınlık, Mezhepçi Şiddet, İnsan Hakları İhlalleri, Koruma Sorumluluğu (R2P), Vekalet Savaşı, Sınırlı Demokrasi, Azınlıklar, Çoğunluk Diktatörlüğü