Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Suçlu kim?..

Kıbrıs Türk İş Adamları Konseyi Başkanı İlker Züğürt, “Bizim ülkemizde zaten bir işsizlik mevcut. Kendi insanımız iş bulamazken kaçak yollarla ülkemize gelip burada çalışılması hoş karşılanacak bir şey değil. Söz konusu bu durum, ülkenin iç barışına dinamit koymakla eşdeğer bir sorun” değerlendirmesinde bulunarak, “Buna mukabil kendi ülkemizin de imkanlarını kısıtlı olarak kullanmamız, dıştan kaçak olan gelen insanlarımıza iş imkanı yaratmamız hem rekabet gücümüzü eksiltiyor hem de işsiz ordumuza birçok işsiz daha katmasına neden oluyor. Gelenler tabii bizim insanlarımız gibi asgari ücretten değil, çok daha düşük ücretlere çalışmak istiyorlar. Bu çalışma hayatındaki diğer insanların düşük ücretle çalıştırılması ve daha fazla kar elde etmek düşüncesi içerisine girilmesine neden olabilir” dedi…

Şimdi eğri oturup, doğru konuşalım. Ekonomi boşluk tanımaz, bu boşluk öyle veya böyle doldurulur. Ülke eğer bugün bu duruma gelmişse, kendi insanımızın yapabileceği bazı işler, “yabancılar” tarafından dolduruluyorsa, bunun suçunu biraz da kendimizde aramalıyız…
Özellikle 1974 sonrası oluşan yeni durumla birlikte insanlarımız üretime yönelmek yerine kolayı seçerek, devlet kapısına kapağı atmayı tercih etti. Tabii burada, yeni oluşan bir devletle birlikte açığa çıkan eleman eksikliğinin etkisini de unutmamak lazım. Yine de bir planlama yapılmalıydı, olmadı. İnsanlar üretmek yerine, masa başında oturup, ay sonu zahmetsiz dolgun bir maaşı tercih ettiler… Zamanla bu bir alışkanlık haline geldi ve biraz da sistemin getirdiği imkanlarla, kurtuluşun üretimde değil, hazır parada olduğuna inandırıldık. Durum böyle olunca da, herkes üretimden koparak, tarlasını satıp çareyi devlete kapaklanmakta buldu… Ve bu sistem biraz da siyasilerin oy kaygısı ile yıllar içerisinde tam bir alışkanlık haline geldi…
Makinist, tamirci, su tesisatçısı, boyacı, duvar ustası ve aklınıza gelebilecek tüm “küçük” işler elimizden kayıp, gitti. Bu tür işleri yapan kaç tane Kıbrıslı insanımız kaldı söyleyebilir misiniz?.. Baba mesleğini sürdürmek, üretmek yerine, çocuklarımızın masa başında oturması için mücadele ettik. Onları üretimden koparıp, masa başına mahkum ettik. Onun için şimdi kimse çıkıp da, “bizim insanımız iş bulamazken, yabancılar işleri alıyor” demesin…
“Komşunun oğlu devlette memur olurken, benim çocuğum neden olmasın, neden benim çocuğum tarlada, fabrikada çalışsın” veya “benim çocuğum tamirci mi olsun, otellerde garsonluk mu yapsın” gibi düşünceler, bugün geldiğimiz noktanın en somut örnekleridir…
Hangimiz klimalı ortamlarda oturmak varken, çocuğumuzun yağmurun, güneşin altında çalışmasını ister…
Beğenmediğimiz, kendimize ve çocuklarımıza uygun görmediğimiz işleri hep başkalarının yapmasını istedik. Bugün evimizde yaşadığımız ufak bir sorunu çözmek için tamirci bulmakta zorlanıyoruz. Eskiden bu işi yapan bir tanıdığı aradığınızda da, ya devlete kapağı attığı için bu işi bıraktığını öğreniyorsunuz ya da, yapılacak işin ufak olduğunu söyleyip, gelmemeyi tercih ediyor… Ama işin büyüklüğüne bakmadan o işi yapacak olan onlarca “yabancı” bulabilirsiniz. Hem de gece, gündüz veya hafta sonu hiç fark etmez… Başta da dedim, ekonomi boşluk tanımaz diye. Mutlaka birileri çıkar ve bizim yapmadıklarımız yapar. Ve yıllar içinde de bu insanların, iş adamı hatta holding sahibi olduklarını imrenerek izleriz…
Gerçek olan şu ki, Kıbrıs Türkü’nde bu hastalık 1974 sonrası başlamış değildir. Evet belki bu 74 sonrası daha da sistematik olarak yaşanmıştır ama 1960’lı yıllarda da üniversiteyi bitiren Türk çocukları memur olmayı tercih ederken, Rum gençlerin büyük çoğunluğu, devlet desteğiyle üretime yönlendiriliyorlardı. Her dönem hazıra alıştırılıp, üretimden koparıldık. Şimdi ise, çocuklarımızın iş bulamamasından şikayet ediyoruz. Dedim ya, kimse kusura bakmasın ama bu ortamı biz kendi ellerimizle hazırladık. Onun için bugün şikayet etmeye hakkımız yok…
Diyeceksiniz ki, “özelde çalışanların aldığı paralar belli, üretsek bile satacak pazar bulamıyoruz…” Bunlar yıllardır kendi kendimize geliştirdiğimiz ve sonunda kanıksadığımız bahaneler. Tembeliz ve çalışmayı sevmiyoruz. Bu ister özelde, ister kamuda olsun. İş yapmadan dolgun maaş almayı, esnaflığı, zanaatkarlığı kendimize layık görmemeyi rehber edindik. Diğer taraftan, burada, kendi ülkemizde yapmaktan utandığımız işlerin çok daha kötüsünü bir başka ülkede, hatta Güney’de yapmaktan utanmadık…

YERİN KULAĞI VAR
ONLAR DA GÖRÜYOR:

Politis Gazetesi’nin iddiasına göre, olası bir çözümde Kuzey’de “hayır” diyecek olanların oranı %60… Gazete özellikle “mülkiyet” tartışmalarının adanın kuzeyinde paniğe neden olduğunu ve bu nedenle Kıbrıslı Türklerin “Hayır”a yönelebileceğini yazdı… Peki ama bunu suçlusu kim? Tabii ki, ortada fol yok, yumurta yokken bu tartışmayı başlatan başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, diğer siyasiler…

EROĞLU’NUN MİRASI:
UBP’nin Özgürgün’e karşı olan 5 adayı anlaşmışlar, ikinci tura Özgürgün kalmazsa, aralarından en çok oy alanı başkan yapacaklarmış. Özgürgün’ü demokratik olmamakla suçlayanlardan demokrasi dersi!!! Yahu kardeşim, yüzde 20-30 alan birini başkan yapmak hangi demokrasi kuralına uyar ki? Güldürmeyin insanı… Bakıyorum da, 2010’dan beri UBP yavaş yavaş parçalanıp yok olmaya doğru gidiyor… Eroğlu’nun arkasında bıraktığı miras bu…

İLK ORTAK İŞİ DE BATIRMAYALIM:
Güney komşularımızla 40 yıl sonra, ilk defa bir ortak iş yapacağız. Ama öyle görünüyor ki, daha başlamadan sorunlar çıkacak. AB’ye hellim için verilen kriterler belli. Koyun veya keçi sütünün oranı yüzde 51’den aşağı olmayacak. Şimdi yüzde 90’a varan oranlarda inek sütünden hellim üreten Rum üreticiler, hükümetlerini dava etmişler ve bu kriteri belirleyen yasanın iptalini sağlamışlar. Bizde de benzer bir durum var. AB’nin tescil prosedürünü tamamlamasına 5-6 ay var. Bu arada her iki taraf da adam gibi yasalarla oranları kesinleştirmeli ki, bir aksama olmasın. Bari bu ilk ortak işi de, hep birlikte yüzümüze gözümüze bulaştırmayalım…

KAÇAK İŞÇİ SAYISI MI BU:
Dün bir haber vardı Halkın Sesi’nde. Son yıllarda 50 bin Türkiyeli işçinin geri gittiği iddia ediliyordu. İçeriğe baktım, rakamla ilgili bir belge yok. Ama bir tablo var, 7 senede ancak da 2 binden az kişi eksilmiş… Haydi aileleriyle olsun 5-6 bin. 50 bin sayısı nereden çıktı?.. Bunun anlamı, olsa olsa geri kalan 45 binin sigortasız olduğudur. Yani kaçak…

TAHSİL ET O ZAMAN:
Kıb-Tek Yönetim Kurulu Başkanı İsmet Akim, kurumun toplam alacağının 647 milyon TL olduğunu açıklamış Levent Özadam’a. Akim ayrıca, bu borçların ödenmesi halinde, elektrik fiyatlarının en az 10 kuruş düşeceğini de iddia etmiş. İyi de zam zam diye tutturmak ve vatandaşın tepkisini toplamak yerine, alacaklarınızı toplamak için uğraşsanız daha iyi olmaz mı Sayın Akim?.. Hoş o alacakları toplasanız da, zam yapmak için başka bahaneler bulacağınıza hiç şüphem yok, o da ayrı bir konu…

YA MEMURLAR:
KTAMS Başkanı Ahmet Kaptan yaptığı yazılı açıklamada özel sektörde yasal çalışma saatlerine uyulmadığı uyarısında bulunmuş. İyi de yapmış, ekmek kavgası veren insanların hakkını korumak keşke hepimizin gailesi olsa. Ama bunu yaparken, devlet dairesindeki memurların çalışma saatleriyle ilgili de aynı duyarlılığı gösterebilseydiniz. Vaktinde işe gidenleri araştırsak, her dairede bir elin parmaklarını geçmez…

ZİRVEDEKİLER
Vakıflar İdaresi: Vakıflar’ın yeni uygulaması belki de çok uzun bir süredir beni umutlandıran bir icraat oldu. Dün Havadis’te okumuşsunuzdur; Surlariçi’nden 13-14 yaşlarında çocuklar, vakıf, daha doğrusu yardım gönüllüsü olarak seçilmişler, ihtiyaçlı ailelere Vakıflar’ın finanse ettiği yardımı dağıtıyorlar. Bundan daha eğitici, öğretici ne olabilir. Bizzat oraların çocukları, iyi insan olmaya, başkalarına yardım etmeye yönlendiriliyorlar. Bir taşta iki kuş. Vakıflar’ın bölge için yaptığı diğer projeler de var. Ancak bu bence en muhteşem olanı. Çünkü “yaşayarak eğitim”e yönelik…

DİPTEKİLER
Ramazan Özçelik: Eski siyasetçi ve iş adamı Özçelik, TC vatandaşlarının AB vatandaşlarıyla aynı haklara sahip olacağı söylemini eleştirerek, “İnsanlarla dalga geçmesinler. Kimsenin böyle bir lütufa ihtiyacı yoktur, bu resmen ayrımcılıktır…” diyor. Yorum sizin…