Türkiye’yi suçlama üzerinden “barışı savunanlardan,” bırakın şu anda İdlip’ten göçmek zorunda kalan yüz binlerce mültecinin insanlık dışı felâketlerini görmelerini!..
Kıbrıs sorunu gerçeğinde gelişmekte olan felaket habercisi olayları bile görmelerini bekleyemeyiz!..
Bu nedenle Türkiye’nin Kuzeyde askeri üsler kurmasına, İHA’ı Geçitkale’de konuşlandırmasına yönelik şikâyet ve serzenişlerine çok şaşırmıyorum (yada şaşmamamız gerekir!)
ÇÜNKÜ ayni kesimin insanlarıdır ki yıllardır Güney’i “askeri garnizon” haline getiren, önüne gelenle askeri ittifak kuran Anastasiadis yönetimine dönüp de “barışı kundaklıyor, adayı tehlikeye atıyorsun” demedi!
Fakat Türkiye ne zaman ki adada barış için denge kurmak ihtiyacında yeni askeri tedbirler aldı, “bizimkilerden” Rum tarafından beteri zılgıt yedi!
Son olay “Türkiye’nin Mağusa Boğazındaki harup fabrikasının hemen yamacında bir deniz üssü kurmak için girişimde bulunması! Tepkiler kınamalar ayyuka çıktı!
(OYSA geçtiğimiz günlerde hatırlatmıştım: Barış Harekâtı gerçekleşmeden önce söz konusu yerde Rum’un zaten bir deniz üssü vardı. Hatta 1963’lerden sonra o küçük limandan askeri araç ve ağır silahlar çıkarılıyordu. Şöyle ki otobüslerle Türk köylerinden Mağusa’ya gelip giden yolcular olayı görüyor zamanın Mağusa Sancaktarına ihbarda bulunuyorlardı da iddialarına göre “siz traktörle tankı ayırt edemezsiniz” suçlamalarında azarlandıklarından şikâyet ediyorlardı! (Tabi büyük olasılıkla Sancaktarlık Rum’un bu silahlanmasını Türk halkının moralini bozacağı değerlendirmesinde örtbas etmek istemiş olmalı ki deşifre etmeyi uygun bulmamış olacaktı.)
KISACA Türkiye İskele Boğazında Deniz üssü kuruyor haberlerine karşın, tutun ki İngilizden kalma o liman yarım asırdır orada vardı! Ve elan orada 1974’den beridir Türkiye bahriyesi de vardır.. Artı Mağusa limanında da yine İngiliz ve Rum’dan kalan bir askeri ikmal “üssü” daha vardır..
BUNA karşın “adanın askerden ve silahlardan arındırılması” seslendirmeleri ile “KKTC’de askeri üs dolayısıyla asker istemiyoruz” bağırmalarını birbirinden ayırıyorum: Çünkü bu konular (ihtimal desek de) Güney’le karşılıklı anlaşmalarla halledilir de şu anda sırtını AB’ye dayayan Rum tarafı Hidrokarbon yataklarını “silahların” en tehlikelisi haline getirir, Güney’de önüne gelen ülkeye deniz üssü peşkeş çekerken; Türkiye’nin alacağı tedbir “kısasa kısastan başka ne olabilir ki?
Beğenmiyorsa masaya oturur çözüm de dahil adanın gelecekteki felaketlerden nasıl kurtarılacağına yönelik müzakerelerle “barış” tesis edilir.. Ne var ki bu temenni ve beklenti hâlâ hayaldir! *****
DEVLETİ TEMSİL ETSE DE…
“Yeter ki seçim olsun!” Milletvekili seçimleri de olur, Yerel Yönetimler seçimleri de.. Zaten beş yıl ne ki! Göz açıp kapayınca kadar al sana Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de..
Türkiye bu “seçim furyasını” atlattı ki değerlendirmesini “2023’e kadar istikrarlı bir dönem” beklentisi olarak yapıyor..
Demek ki seçimsiz geçecek üç dört yıllık bir süre bile ayni zamanda “istikrardır!”
NEDEN? Çünkü her seçim arifesinde seçim ekonomisi şaha kalkar.. Popülizm azar! Vaatler ağızlara sığmaz taşar! Yolsuzlukların bini de bir paraya gider!
Sonuç: Seçimi hangi parti kazanırsa kazınsın enkaz devralır!
…Önümüzde “kampanyası” için kısa, seçimi için henüz uzakta denecek Cumhurbaşkanlığı seçimi var!
RAHMETLİK Kurucu Cumhurbaşkanımız Denktaş’tan beridir boyumuza posumuza “çok” diyeceğimiz Cumhurbaşkanları seçtik ki şimdilerde hatırlamaya çalışıyorum. Şöyle ki:
NEYDİ seçtiğimiz Cumhurbaşkanlarından beklentilerimiz? Dolayısıyla hatırlıyor muyuz Cumhurbaşkanları adaylarının seçim propagandalarında neyi yada neleri vaat ettiklerini?
Her halde, “ey ahali sizi sosyoekonomik kalkınmayla uçuracağız” demedilerdi! Çünkü bu görev (öyle mi olmalıydı sorusuna karşın) her yıl bir yenisinin geldiği Hükümetlerin işi!
Cumhurbaşkanlarının işi de “Denktaş’tan beridir müzakere masalarında Rum’un şımarıklığıyla şirretliği ve tabi “siyasi terbiyesizliği” üzerine oturmuş Kıbrıs siyasal sorununun müzakeresi! Ki bugüne kadar referanduma götürülmesine karşın çözümü gerçekleştirmek nasip olmadı!
İŞTE önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimleri de bu gerçeğin “öyle geldi böyle gider” teamülünde yapılacak..
Yapılacak da önce Sn. Akıncı’dan başlayarak sorayım:
CRANS Montana’da Ankara’nın onayı ile çözümün eşiğine gelindiği gerçeklerde Rum’un bilmem kaçıncı kez yine masayı berhava ettiği ortadayken ne diyecek seçim propagandasında? “Sizi çözüme ancak ben götürebilirim” mi? Eee! 5 yıldır vaat ettiğin çözümü gerçekleştiremediğin ortadayken seçmen neden sana 5 yıl daha avans tanısın?
YA da Ruma çevirdiği sırtını Türkiye’ye dayamışlıkta iki ayrı devleti savunan Başbakan Tatar neyi vaat edecek? “Rum tarafının kabul etmediği Devletimize karşın Türkiye’ye bağlanmamızı mı?”
VEYA bir yılda göçüp giderken, Dörtlü koalisyon Hükümetinin Başbakanı iken arkasında bir yığın sorunlar bırakarak çekip giden Erhürman halka ne söyleyecek? “Çözümü Türkiyesiz de biz sağlayabiliriz mi?”
YADA Özersay neyi vaat edecek? “Müzakere olmasa da olur mu diyecek?”
Keza DP’li Serdar Denktaş “bu çözümü ancak ben sağlarım mı” diyecek?
KISACA itiraf edelim: “”Cumhurbaşkanlığı” tanınmayan devletimizin en yükseklerdeki makamıdır ama sadece sembolik!
































