Bir dünya devleti olamadığımız için kendi küçük dünyamızı yarattık. Dört duvarının arasında eğleşip oynuyoruz işte!
Mesela Kıbrıs siyasi sorununa çözüm bulmak için zaman zaman Güney’in dünya devleti olan Rum Yönetimi ile müzakereler yapıyoruz! Avaracılıktan çok canımız sıkıldıkta seçimlerin “olağanını” beklemeden sandıklar kurarak “erkenini” oyluyoruz!
Buna karşın yine de sıkıntılarımız devam ediyorsa şu veya bu sorunları bahane ederek kitleler halinde yollara düşüp bağırıp çağırıyoruz!
Veya durup dururken kendi kendimizle kavga ediyoruz!
Yapacak işimiz kalmadı da bir lase Güney’e geçip Rum dostlarımızla el sıkıştıktan sonra “hadi size Maraş’ı verelim siz de bize limanı verin” diyoruz.
Birbirimize laf ola beri gele muhalefet yapmak istedikte “Solcu ve Sağcı” etiketlerini yakalarımıza yapıştırıp ya “yaşasın halkların kardeşliği” diyerek bağırıyoruz veya “vatan millet” diyerek yırtınıyoruz!
İŞİN TUHAFI ŞU: Gitgide hantallaşır ve sınırları içindeki ekonomisinin “al veriyle” yetinirken AB’ye de efkârlar basmakta, “hadi şu üyemiz Kıbrıs Rum’unu Türkiye’nin istilası ile bir avuçluk Türk azınlığın haddini bilmezliğinden kurtaralım” diyerek ne kadar işe yaramaz adamı varsa hepsi ile adaya doluşmakta! Kıbrıs kazan onlar kepçe, sorarsanız görevlerini yapmakta!
Amerika bile dayamadı! Hem ileride ne olacağı artık bilmece haline gelmiş Rum’un şu gazını yerinde koklamak hem de kırk yıldır sürüp bugünlere gelirken hâlâ çözüme ulaşmamasının nedenlerini anlamak için koskoca Başkan yardımcısını adaya gönderdi…
İŞTE MÜZAKERELER BÖYLESİ BİR TULUAT ORTAMINDA YAPILIYOR. Aslında artık yapılamıyor! Nedeni şudur: “Çünkü Türkiye dış politikası son dönemlerin en çetrefil dar boğazlarına sıkışmış, hareket kabiliyeti ile inisiyatifini kaybetmiştir.” Dolayısıyla öteden beri söylenen laf lök gibi yerli yerine oturuyor: “Türkiye ne zaman kendi içinde zafiyete düşse Kıbrıs Türk halkının da dermanı kalmaz!”
Nitekim Annan planında Türkiye güçlüydü: Bir yandan AB kapılarına dayanmış, üyelik için ödevlerini günü gününe yapan çalışkan bir öğrenci disiplininde muktesebata sarılıyor, öte yandan Türkiye ekonomisini uçurmaya başlıyordu. İsrail, Amerika, Suriye, Mısır Irak’la ilişkiler bal kaymaktı… Türkiye Ortadoğu’da lider ülke, Erdoğan da Lideri olarak kabul görüyordu.
Adadaki Türk halkı Annan Planı’na bu koşullarda “evet” dedi. Dünya alkışladı! Pekala neden Rum halkı “hayır” dediydi? O büyük Türkiye’nin gölgesi altında ezilip ufalanacağını bildiği için! Eğer Kıbrıs Türk halkı AB’ye girerse ardından Türkiye’nin de o kapılardan geçeceğini gördüğü için! Çünkü o gün Türkiye çok güçlüydü, Rum fena halde korkuyordu!
YA BUGÜN? Türkiye’de hem içte hem de dışında büyük sorunları vardır… Üstelik bu sorunlar artıp Türkiye’yi sıkboğaz ettikçe kamufle etmek güdüsünde Erdoğan da sürekli sertleşmekte, sesi her zamankinden daha yüksek çıkmaktadır! Kısaca kavgacı üslup müzakereleri de etkilemiş, Anastasiadis’e istediklerini kabul ettirmek için zemin hazırlamış zaten hâlâ çözüm hazır değil, muzırlık üzerine olmadık ateraksiyonlara girişmiştir. Mesela:
Artık “dönüşümlü Başkanlığı katiyen müzakere etmeyeceğini söylemektedir!
Türkiye’nin garantörlüğünün devamının lafını bile duymak istememektedir!
Tek egemenlikten ödün vermek anlamına gelecek olan iki ayrı bölgede iki ayrı federe kanadın kendi içlerinde egemenlikleri mutabakatına da uzlaşma kapılarını kapatmaktadır!
Üstelik Kuzey’e belirli nüfusu ile dönmek isterken Annan Planının üzerinde topraklar, yerleşim yerleri istemektedir…
Elli bin TC yurttaşının çözümden sonra Kuzey’de kalmaları için varılan görüş birliğini de tezlerden çıkardığını açıklamaktadır.
Mavroyannis Türk ve Rum vatandaşlarına eşit haklar sağlanması için geçmişte varılan anlaşmayı Rum tarafının kabul etmediğini çünkü AB’li vatandaşlar olarak var olan Yunanlıların haklarının üçüncü ülke vatandaşlarıyla eşitlenmesinin mümkün olmayacağını söylemektedir…
YA TÜRKİYE NE SÖYLEYİP NE EYLEMEKTEDİR? “Barışçı çözüm isteriz.”
YA “BİZİMKİLER?” “Çok acele barışçı çözüm isteriz!”
Sizce de çözüm kapının arkasında mıdır? Öyleyse kendi yarattığımız dünyamızda oynamaya devam!
**********
BU KEZ OYUNUN ADI (ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ.) Ne var ki geç başlandı! Hazırlıkları sürer, değişiklikleri yapılır hatta değişiklikler Meclis’te oylanıp kabul görürken, halkın önüne getirilmeyen, tartışılıp tartıştırılmasından kaçınılan hatta kelli felli diyeceğimiz bir Anayasa uzmanını bile çağırıp olayın içine katmaktan “imtina” edenler; şimdi “hadi Anayasa değişikliklerine niçin “evet” niçin “hayır” diyeceğimizi tartışalım” işgüzarlığında yollara düştüler!
Hem de bizatihi “Anayasa değişikliğini yapan,” “oylayan,” “iyi iş çıktı” diyen ve “savunan kesimlerin” kendi kesimleri!
Ve bizzat Sol cenahın içinde kıyamet koptu: “Vay sen miydin Sağ’la aşna fişne olup böylesi istenmeyen bir Anayasa değişikliği yapan!” Nasıl olur da Sol milliyetçiler ve faşistlerle ayni saksıya siyer!” “KKTC gibi ilanı bile fiyasko olan de-fakto bir sistemin Anayasası nedir ki değişikliği olsun?”
O ESKİ HASTALIK: Denktaş’ın devleti! E kardeşim aradan otuz bir yıl geçti.
Otuz bir yıldır Sol kesim olarak “Denktaş’ın devleti” dediğiniz bu devletin tam üç defa iktidarı oldunuz!
Her defasında Rum’un “sahte devlet” dediği bu devletin olanca nimetlerini tepe tepe kullanırken “kadrolama hareketi” diyerek partizanlığın dik alâsını yaptınız.
Her iktidara geldiğinizde muhalefetken aforoz ettiğiniz popülizmin şahını icra eylediniz!
KKTC’ye “korsan” “hellim cumhuriyeti” derken halkına da “mandırada yaşayanlar” lakaplarını taktınız sonra da gittiniz hem Papadopulos’la hem Hristofyas’la “sözde” değil, ciddi ciddi ve her türlü “devlet başkanlığı” saltanatı ile donanmışlıkta, KKTC’yi temsilen görüştünüz! Üstelik hem KKTC’nin hak ve hukukunu savundunuz hem eğri büğrü baktığınız TC ile işbirliğine girdiniz!
İktidar uğruna KKTC’yi ilan eden, bayrağını bile kendisi çizen Rahmetlik Denktaş’ın oğlu ile bile hükümet kurup ayni KKTC’nin güvenlik ve esenliği ile kalkınması yollarında gıkınızı bile çıkarmadan kader birliği yaptınız!
Muhalefette iken hem etik hem de yasal zorunluluktan kaynaklanan, “milletvekillerinin” göreve başlarken ve görevden ayrılırken “mal beyanında bulunması” gerektiğinin haykırışları arşı alâya yükselirken; nedense bu büyük olayı Anayasa Değişikliğinin kapsama alanına sokmaktan sarfınazar eylediniz!
Şimdi bizzat “sizin yapıp sizin kortardığınız Anayasa değişiklikleri” referanduma giderken kafanıza denk gelmeyen maddelerinden dolayı “hayır” çağrıları yapıyor yahut “evet” denmesi için yırtınıyorsunuz…
BAŞA DÖNELİM: “Tanınmamış Devlet olduğumuz için kendi küçük dünyamızı yarattık, kendimizce oynuyoruz işte!” ********** KISACA TAKILDIĞIMIZ (GÜNÜN HABERİ)
Dün Havadis gazetesi manşetine çektiydi: “Kırsal Arsa rezaleti!” Geçtiğimiz dönemde Gaziveran’da 70 kişiye “kırsal tarım arazisi” verilmiş. Verilmiş ama meğer bu arazilerden bazısı “tapusu olan” arazilermiş!
Şimdi durumun ne olacağını bilemiyoruz fakat olay pek çok çağrışıma neden oluyor. Yazalım.
Çok ayıp ediyoruz! Çünkü onca sözlere karşın bazı devlet birimleri dışında hâlâ “e devlet” olamadık! Dolayısıyla koçanlı arazileri bile hükmü krakuşi dağıtımlara sokuyoruz. Resmen kayıtlı 11 üniversiteye karşın ki hemen hepsinde Bilgisayar bölümleri vardır, hâla devletin bilgisayar sistemine geçememesi ayıbını taşıyoruz!
Tapu olayı ile ilgili mağdur olan bir yurttaş bakın son olaya nasıl tepki gösteriyor: “ Arsalar hatır gönül işi. Adaletsizce dağıtıldı. Evi arsası olanlara arsa verildi. Esas ihtiyaçlı olanlara verilmedi! 24 arsanın 12 tanesi bir aileye 12 tanesi de başka bir aileye verildi…
Devam etmek istemiyorum! Çünkü bu ülkede siyasi sorunu da kapsamına almışlığı ile en büyük sorunun “toprak sorunu” olduğunu yazıp söylemekten usandım..
MESELA: Şikayetçi yurttaş elinden alınan toprağı nedeniyle “kan dökerim” diyor! İşte toprak budur. Uğruna kan dökülen!

Sonraki Haber

























