Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

SOKAKTAN GELEN SESLER

Dışarıdan gelen sesler genellikle sokak satıcılarının sesleriydi.

Okulların açık olduğu zamanlarda sokaklar satıcılara kalırdı.

Bazan iki sokak esnafı ters yönden geldiklerinde sokak ortasında buluşurlar, seyyar arabalarını durdurup çene çalarlardı.

Bir seyyar arabaya yüklenen tepeleme meyve ve sebzeler bir günde biter miydi?

Bu yolla hayatını idame ettiren, ev ekonomisini çeviren azımsanmayacak sayıda satıcı vardı…

Ahşap radyolardan çıkan sesler dışarıya, satıcıların sesleri ise içeriye (evlere) doğru yayılırdı.

John Lennon henüz ”imagine” ı yazmamış; Cem Karaca “Resimdeki Gözyaşları” adlı parçasını seslendirmemişti.

Köfünye olaylarına da vakit vardı!

O dönemlerde eğer ölçümler yapılmış olsaydı radyolarda en çok dinlenen şeyin “haberler” olduğu anlaşılırdı herhalde, özellikle öğle haberleri.

Haberler 1 buçukta “Mücahitler Marşı” ile başlardı.

Yılmaz Taner hocanın bestesini yaptığı bu marş, dönemin bandosu tarafından icra edilip kaydedilmişti.

Bando, Zeki Taner hocanın döneminde çeşitli marşlar yanında, “hafif müzik” ve klasik eserleri de icra eden bir bandoydu.

Yanılmıyorsak saat birimleri 13, 14 gibi rakamlarla söylenmez, gündüz saatleri de 1, 4, 5 otuz gibi rakamlarla belirtilirdi.

Saat gündüz vakti 1 buçuk olduğunda çalışan kesim yemek vakti için evlerinde olurdu: Yemek yenecek ve tekrar işlerine gideceklerdi.

Bu yüzden öğle haberleri mutlaka dinlenir, Makarios’un ne dediğine, Dr. Küçük’ün ne cevap verdiğine kulak kesilirdi herkes ve bir yandan da hayat devam edip giderdi…

Dışarıdan gelen sesler alışılmış seslerdi ve bu sokak gösterileri her gün tekrarlanırdı.

İnsanların her gün için çarşı pazara gitmesine gerek yoktu.

Günlük alış verişler seyyar satıcılardan ve mahalle bakkallarından yapılırdı.

Sütçü seher vakti kapıya dayandığında, köyden şehere inen hellimci de saat 10 sularında sokaklara gelirdi, bir elinde sepet bir elinde mendil.

Haliyle sütçüyü kimseler görmezdi.

Sütçünün parası muhtemelen aylık ödenirdi…

Bir radyonun lambası yandığında o ev neredeyse sessizliğe gömülürdü; radyosuz ev düşünülemezdi, dünya sanki o radyonun içine yerleştirilmişti, bu yüzden radyonun tamiri derhal yapılmalıydı.

Epey radyo tamircisi vardı.

İyi gelir getiren bir meslekti bu; radyolara siyah beyaz televizyonların tamir işleri de eklenince, atölye sahibinin bu işleri zamanında yetiştirmesi zorlaşırdı; sıraya koymak gerekiyordu; bu nedenle radyo ve televizyonları bir tamir atölyesinde seyyar arabalardaki sebze ve meyveler gibi tepeleme görmek mümkündü.

Ara meslekleri ve seyyar satıcıları ile birlikte kendiliğinden şıkır şıkır işleyen bir hayat vardı ve o dönemleri yaşayanların kulaklarında sokaktan gelen sesler hȃlậ yankılanmaktadır…