Kıbrıs siyasi sorununun gündemden düşürülmemesine inananlardanım. Hatta “devlet” olgu ve işlevimizin de “siyasi sorun” odaklı olmasından yanayım. Çünkü:
Kuzey’de ne olursak olalım.. Altından sarayların sahibi de olsak eğer “Kuzey”in tanınmışlığını kabul ettiremezsek bu adada daha yıllar boyu türlü çeşitli uluslar arası baskılar, ambargolar ve yanıbaşımızdaki Rum-Yunan ikilisinin baskısı altında ancak bugünkü kadar varolabilir ve ancak bugünkü kadar siyasi erk sahibi olabiliriz!
43 yıl değil. Tutun ki bu adada Osmanlı’nın adadan ayrılmasından sonra 1960’lar Cumhuriyetinin üç yıl bile sürmeyen “KC’i” serüveni dışında, adanın tanınmış devleti olmayı başaramadık!
Hatta gün geldi bu gerçeğin şikâyetini yaptığımızda,tanınmış devlet olamadığımızın gerçeğine karşın, “neyiniz eksik” cevabı ile karşılaştık!
YILLAR geçiyor! Ve ne dün ne de bugün Kıbrıs siyasi sorunu ile Kuzey’deki devlet oluş işlevimizi, birbiri ile emişip bütünleştirecek bir politikanın sahibi olamıyoruz! Oysa Güney Rum Yönetimi tanınmış devlet olduğu halde hem içte hem uluslarası arenada “Kıbrıs”odaklı ulusal politikasını sürdürmektedir.. Üstelik bu iflah olmaz politikasını da “çözüm arayışı” olarak göstermektedir! Propagandasını ise “Kuzey’i “Türkiye’nin işgalinde Güney’i tehdit eden güç” yalanları üzerine oturtup dünya siyasi çevrelerini aldatmakta kendinden yana destekler sağlamaktadır!
BİZ bu tip politikaları hiç beceremedik! Hatta gün geldi Türkiye’nin Kuzey’deki bnazı acemilikler politikası nedeniyle “kurtaran ile kurtulan iki unsur” karşı karşıya geldi! OYSA Türkiye ile “iki devlet” olgusunda çoktan bütünleşip “bir” olmamız gerekirdi! Bu konuda bizim hiç mi suçumuz yoktu? Vardı, ancak TC’nin de olduğunca! Bu eski ve müzmin hatta acı veren gelişmeleri yeniden kaşıyıp kanatmak istemiyorum.
FAKAT inanıyorum: Eğer bu adada “Kıbrıs siyasi sorunu odaklı” bir yeni “devlet” yapısallığını “ulusal politikamız” yapmazsak; daha yıllar boyu “çözüm” peşinde koşarken sadece “seçim üstüne seçim yaparken” zamanı yiyen bir toplum olmaktan öteye gidemeyeceğiz!
HÜKÜMET KRİZLERİYLE GEÇEN ÖMÜRLER
Zamanı nasıl harcadığımızın ispatı kendinden menkul! Yaratılan “hükümet krizi” ile memleketin acil çözüm bekleyen tüm sorunları kilitlenirken, günler “boş”
geçiyor.
Aslında bu tip krizlerin olmadığı dönemlerde de “zaman harcamada” çok becerikliydik ama en azından bir “yetkili ve sorumlu bakanlar” gerçeğinde tartışılmaları mümkün olurdu!
Oysa şimdi ben kalkıp da bu “et sorunu ne olacak” diye sorsam, “git işine, keçi can derdinde sen et derinde” denecek bana!
Kim diyecek? Sandıktan çıkan siyasilerimiz, parti başkanlarımız! Dertleri o kadar büyük o kadar büyük ki memleketin almış başını giden ve böyle devam ederse çözümsüzlükleri nedeniyle beterince katmerlenecek olan sosyoekonomik sorunlar hiç önemli değil şu anda! Varsın onlar beklesin demekteler her halde!
Gene o eski “kurumlarımız” sorununa geldik!
Ki ne diyorduk? Mesela İngiltere’yi ya da kalkınmış, durmuş oturmuş istikrarlı ülkeleri ne krallar ne kraliçeler ne de sık sık seçimlerle gelip giden hükümetler yönetir.
Devleti yönetenler “bürokratlardan” oluşan kurumlardır.. Her biri tarihten süzülerek tecrübe ve bilgiyle donanmıştır! Tek dayandıkları “güç” ise “hukukun üstünlüğüdür!”
Ki hukuk her zaman kılıçtan keskindir! Doğru ve saptırılmadan uygulandığında hükümetlere bile yön yöntem vermektedir.. Dahası ve önemlisi “hukukun üstünlüğüne” dayandıkları için yönetimlerin tehdit ve baskılarına da pabuç bırakmamaktadırlar…
TABİ ben bunları bir hukukçu olarak değil, bu nedenle bir hukuk diliyle de değil; fakat böyle bir devlet olmamız gerektiği için yazıyorum..
Eğer şimdilerde böylesi çalışan, liyakat ve basiret sahibi “kurumlarımız” olsaydı devlet Hala Sultan’nın taşı gibi muallakta sallanmaz, geçen her gün telafi edilemeyecek kayıplar hanesine kazınmazdı!
Burada Meclis Başkanımız Sibel Siber’i bir kez daha hatırlatmak isterim. “Maalesef dediydi kurumlarımız çalışmıyor!” Ve bunu sık sık tekrarladıydı!
Yine hatırlanması gerekir: Biz kurumlarımızı gelip giden siyasi partilerimizin tepe tepe kullandıkları “siyasi kurumlar” haline getirdik! Ayni odada oturan memurları ayrı gayrı partilerden oluşları nedeniyle birbirleriyle kavga ettirecek siyasi ortamlar yarattık!
Şimdilerde bunları tartışmanın bir anlamı var mı ama? Başımızı koalisyon hükümeti denklemleri kurmaktan kaldıramıyoruz!
Oysa etin pahasından dolayı Güney’den sürgit et kaçakçılığı hem de inadına ve korkusuzca adeta devlete isyan eder gibi devam ediyor.
Bu “hükümete, devlete karşı oluşan bir tepkidir!” Yaratılan bozuk düzenlere karşı isyanla kaldırılan başlardır!”
Vesselamı kelam adam gibi devlet olmak için daha kırk fırın ekmek yememiz gerekmektedir, biline!
KISACA BU KEZ DE KENDİME TAKTIM!
Belki kapımın önünden çalınmaya değmeyecek kadar külüstürdü! Fakat beni dışına çıkmadığım Mağusa’da istediğim yere götürüp getirecek kadar takatı vardı zavallının! Aslında çok çekmişti elimden! Bir iki gün önce bir ilk akşam bazılarının yanmadığı, bazılarının yeterince şavklı olmadığı, dolayısıyla karanlığın aydınlığa galibe çaldığı bir loşlukla ıssızlıktan faydalanan hırsız veya hırsızlar aldılar gittiler arabamı! “Çaldılar” demiyorum! Çünkü artık “hırsızlık” yanına diğer pek çok illegal sorunu da alarak “mübah” olan bir “geçim kaynağı” haline geldi!.. Memleket can pazarına çıktı! Kim kimi bastırıp ekarte ederse o muzaffer sayılmakta!.
1974 sonrasında kimsemiz böyle bir Kuzey hayal etmediydik! Olduk! Keşke bu olanları da hayal etseydik! En azından sukût’u hayale düşmezdik!
































