Belli ki bu defaki müzakereler ilginç siyaset atraksiyonlarına sahne olacak! Bir kere oyuncuları çok! Figüran kadrosu zengin! Asıl enteresan olanı ise Rum tarafındaki hükümet ortağı DIKO’dan başkasının muzırlık yapmaması. Aksine tüm kesimler çözümden umutlu olduklarının açıklamalarını yapıyorlar.
Bizim gibi Rum liderliği ile kilisesine inanmadığı için çözüm olacağına da inanmayan inatçı kaşarlanmışları bile ısıtıp akıllarını başlardan çelecek ılık bahar rüzgârları esiyor!
Dolayısıyla nedir bu işin sırrı diyorum kendime? Ne oldu ki taraflar daha müzakerelere bismillah bile demeden bu kadar umutlu konuşmaya, “bu iş oldubitti” demeye başladılar?
ÇÜNKÜ BU DEFA İŞİN İÇİNDE AMERİKA VAR: Ya! Fakat Amerika varsa iş içinde iş de var demektir! Çünkü öteden beri kökenindeki “İngiliz genli” siyaseti ile yörüngelenen Amerika, kendi çıkarları söz konusu olmadıkça böylesi çetrefil sorunlara yan gözle bile bakmaz… Eee, nedir Kıbrıs’ta çıkarı?
Herkeslerin de bildiğince Rum’un şu Doğu Akdeniz’deki doğal gazıdır…
Bu gazın Amerikan şirketi Noble ile Yahudi ortaklığında çıkartılıp pazarlanmasıdır…
Bu nedenle borularla Türkiye üzerinden AB’ye bakledilmesidir…
Bu vesile ile İsrail Türkiye arası siyasi dalaşmaların sonlandırılıp yeniden iş birliğine gitmelerini sağlamaktır…
Güney’in ekonomik krizden kurtarılmasıdır…
Hem Amerika’nın hem de Türkiye’nin Orta Doğu’da yitip giden prestij ve siyasi etkinliklerinin Kıbrıs’taki çözümle yeniden ivme kazanmasıdır… Falan…
NİTEKİM ARTIK RUM HALKI BİLE BARIŞ DİYOR: Ve çok şaşırıyorum. Çünkü:
BİR: Güney Rum Yönetimi hala adanın tek devleti olarak tanınıyor!
İKİ: Tüm uluslararası siyasi ve ekonomik olanaklardan yararlanıyor, ilişkiler kuruyor, devlet gibi devlet oluşunun keyfini çıkartıyor.
ÜÇ: Tüm dünyaya Kuzey’in Türkiye tarafından işgal edildiğini kabul ettirmişliğinin siyasi rahatlığında bulunuyor…
DÖRT: Siyasi yönden o kadar avantajlı konumda bulunuyor ki Türkiye’nin AB’deki ilerleme raporlarını bile engelleyecek veto hakkına sahip oluyor!
BEŞ: Akdeniz’de Türkiye’nin bile başaramadığını başarıp “doğal gaz yataklarının” sahibi oluyor!
ALTI: Türk halkını ambargolarla Kuzey coğrafyasının tutsağı haline getiriyor!
YEDİ: Çözüm konusunda hiç acelesi olmuyor, gelişmeler kendinden yana ivme kazanıyor… Falan…
FAKAT: Tüm bu avantajlarına karşılık Rum halkı korkuyor! Mesela:
Çözümsüzlük sonucunda adanın “taksim” edilmesinden, taksimin statü haline gelmesinden korkuyor.
Bir daha Kuzey’e dönemeyeceğini, malına mülküne sahip çıkamayacağından korkuyor!
Gün gele uzayan çözümsüzlük nedeniyle sonucunu bilmediği olaylar nedeniyle canı sıkılacak Türkiye’den korkuyor!
Ve bu korkularını yenmek için “barış” çağrısı yapıyor, dünya kamuoyuna hem “mazlum” rolüne uygun mesaj veriyor hem de sureti haktan görünüyor!
BUNLARA KARŞIN TÜRK CEPHESİ: İktidarı muhalefeti, Eroğlu-Özdil Nami, Davutoğlu-Ankara, hep şunu söylüyorlar: “Siyasi eşitlik temelinde iki bölgeli, iki toplumlu bir federasyon… (Özdil Nami’nin de en son açıklaması.)
Kendi kendime söyleniyorum: “Yeme de yanında yat!” Fakat kuşkularımız devam ediyor: “Gerçekten Rum liderliği böyle bir çözüme yaklaşacak mı?” Göreceğiz…
**********
DEVLETTE İŞLER İYİ GİTMİYOR
Kuzey’de devlet işleri iyi gitmiyor… Zamanında alınamayan tedbirlerle kararlar nedeniyle var olan sorunlar, iyicene irileşip çözümleri zor hayati vakıalar haline geldiler…
Bunlardan birisi Lefkoşa Belediyesi… Seçimle işbaşına gelmiş umut dağıtmış da olsa belli ki Kadri Fellahoğlu da tüm iyi niyetine karşılık Lefkoşa Belediyesi’ni saplandığı bataktan çekip çıkartamıyor!
Tüm suç vakti zamanının belediye başkanı Bulutoğluları’na yıkılsa da zevahiri kurtarmaya yetmiyor. Çünkü sorun “KKTC’nin yapısal kusuru olarak yansıyor!” Devlet olduk demekle olunamayacağının ispatını çakıyor. Çoban kulübesinde padişah rüyası görmekle padişah olunamayacağını ayazlatıyor…
Sadece belediyeler değil, Sosyal Sigortalar, Elektrik kurumu, öteki devlet sektörleri de… Kendi içine kapanmış, istese de sınırlarından ötesine başını uzatamayacak, siyasi çözümsüzlükle sarmalanmış, ekonomisinin esamesi okunmayan KKTC, “olağan bir devlet gibi hareket edemiyor…” Mümkün değil çünkü “olağan bir devlet” değil!
O zaman sorarlar? Şu sıralarda 280 bin denilen nüfusa 29 belediye neyin nesi oluyor? Türkiye’de bu nüfusun yerleşim yerlerine köy derler!
15 bin 522 Sigortalı ve emeklileri ile birlikte her ay ödemeler dengesi alt üst oluyor, sigortalıların 12 bin 423 indirilmesi gibi abuk öneriler söz konusu oluyor
“Eşit işe eşit ücret” gitgide büyüyen sorun olarak artık yollarda eylem halinde sürdürülüyor… Tek Sosyal Güvenlik Sistemi çatırdıyor, onca yılların ıkına sıkına oluşturulmuş yasası bir devlet zafiyeti haline geliyor…
Köylünün çiftçinin sorunları bitmiyor. Kuraklık geliyorum diye bağırırken belli ki önümüzdeki dönemde tüm memleketin çiftçilerine kuraklık parası ödenmesi kaçınılmaz oluyor…
ELBETTE SORUNLAR OLACAKTIR: Ne var ki çözümlerinin de olduğu gerçeklerde! Oysa KKTC’de yukarıda bir kısmını hatırlattığımız sorunlar 1974’lerden beridir bugünlere kadar sürdürüp getirdiğimiz sorunlardır… Üstelik daha bir artırarak ve içinden çıkılmaz durumlara sokarak…
Mesela kendimi bildim bileli bu ülkede hayvancılık dolayısıyla et ve süt sorunu vardı… Bugün de vardır hem de alınan tedbirlere, artırılan teşviklere, et ve süt ürünlerinin imalat sanayilerinin gelişmesine, soğuk süt zinciri gibi sistemlerin oluşturulmalarına, hellim ihracatının artmasına karşılık…
Üstelik bunlar gelip geçici krizler de olmuyorlar. Süreklilik kazanıyor devletin altını oyuyorlar…
KISACA: KKTC sallan yuvarlan olmaktan kurtulamamış… Ki tam bunları düşünürken, çağrılar çok daha yüksek oktavlardan çıkmaya başlamış: “Çözüme ve Barışa halk olarak katkıda bulunalım deniyor…”
İŞTE TEHLİKE: İster denize düşen yılana sarılır deyin, isterseniz can simidine! İkisi de boğulmaktan kurtulmanın son çaresidir ve kaçınılmazdır…
Nitekim Annan Planı’nda halk Kuzey için tam bir yıkım olmasına karşılık “Avrupalı” olacak diye yüzde 65 oranında evet dediydi!
Şimdiler o günkü koşullara göre bal kaymak değildir… Halk olsa olsa çözüme yine referandumdaki “evet”i ile katkıda bulunacaktır… Tehlike dediğimiz de ne olup ne olmadığına aldırmadan “kurtulacağız” umudunda yine “evet” denmesidir!”
**********
MAZBATA MAĞDURLARININ, “NEDEN MAĞDUR OLDUKLARI” ARAŞTIRILMALIDIR…
Dün mazbata mağdurlarından söz ederken kaç zamandır kafamızda dolanıp duran sorunun esasını yine atladıktı! Evet ekonomik bir takım çarpıklıklar ve elde olmayan nedenlerden dolayı insanlar borçlarını ödeyemiyor, alacaklılar alacaklarını alamıyorlar…
Fakat bugüne kadar mesela 15 bin olarak ifade edilen bu “mazbata mağdurlarının” sosyo-ekonomik durumları ile neden mahkemelik durumlara düştükleri hiç ortaya konmamıştır! Mesela:
Kimdir bu insanlar? Daha çok hangi meslektendirler? Nasıl borçlanmışlardır? Neden borçlanmaya teşvik edilmişlerdir?
Alacaklılar hangi koşullarda “dolandırılmışlardır?” Kimler kumar borçları nedeniyle mazbata mağduru durumuna düşmüşlerdir?
Mesela bet ofislerin bu konudaki etkileri nelerdir, hangi oranlardadır?
Tefeciler kimlerdir? Biliniyorlarsa neden tedbirler alınmamaktadır? Bankaların rolleri nelerdir?
Ve en önemlisi eğer sebep “iş, aş yoksunluğu” ise devlet bu konuda nasıl bir paralel tedbir almayı düşünmektedir?”
Soralım dedik çünkü bunlara cevap vermeden “Mazbata mağdurları” sorununu çözmek mümkün değildir…
































