Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Şımarıklık!

(Rum Tarafı Her Vesile İle Kuzey’i Horluyor!)

Çözüm aşamasında hatta “olacaktır” iddiasında üstelik müzakereler de devam ederken, Rum tarafının hâlâ 1974’den kalma Kuzey’i hedef alan hezeyanlarını sineye çekmek mümkün değildir. Nitekim henüz yeni kurulan hükümetin Başbakan yardımcısı Serdar Denktaş da sıcağı sıcağına ilk demecini Rum tarafının bu tutumunu işaretleyerek vermiştir.

Serdar Denktaş geçtiğimiz günlerde bir kabulde Rum basınının “muhatabımız Akıncı’dır, hükümet muhatabımız değildir” yollarında yayın yapmasını kınamış ve şöyle demiştir: “…Bilecekler ki bu davranışlarla ne çözüme yardımcı olurlar ne geleceğe yönelik güven artırmaya yardımcı olurlar. Bu söylemlerini bir kenara koymalarını tavsiye ederim.”

Tabi öncesinde S.Denktaş, çözüm olsa da olmasa da Güney’le elbette işbirliği içinde olunacağını her iki halkın da buna ihtiyacı bulunduğunu söylemiş ve şöyle devam etmişti: “Halkın iradesiyle bir görev üstlendiğimizde biz de muhataplarıyız, onlar da bizim muhataplarımızdır…

GÜNEY’İN MUAMELESİ! Sn. Akıncı’nın bu konuda ne düşündüğünü, Rum basını ile irili ufaklı politikacılarının hatta Anastasiadis’in Kuzey’e yönelik bu tip fevri çıkışlarını nasıl değerlendirdiğini bilmiyoruz. Fakat kınaması hatta “protesto etmesi” gerektiğine inanıyoruz. Çünkü böylesi olumsuz yayın ve demeçler hem onur kırıcı oluyor hem de Rum tarafının gerçekte Kuzey için ne düşündüğü ile nasıl bir çözüm planladığının somut ispatını çakıyor. Şöyle ki:

Bir: Kuzey’de bir devlet yoktur!

İki: Buna karşın görüşmecisi durumunda “tanınmamış bir Cumhurbaşkanı” vardır!

Üç: Eğer bu tanımadığımız devletin tanınmamış Cumhurbaşkanı ile müzakere masasına oturmak zorunda kalmışsak bunun nedeni şudur:

  1. a) Kuzey’i Türkiye’nin elinden kurtarmak!
  2. B) Kuzey’de bıraktığımız malımıza topraklarımıza yeniden sahip olmak!
  3. C) Nihai çözümde AB müktesebatı ile birlikte Kuzey’e dönüp ikamet hakkımızı kullanmak.
  4. D) 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinde Türk azınlığına tanıdığımız haklar benzeri hakları vererek çözümsel barışı sağlamak…

NEREDEN BAKSANIZ FALSO. Ben müzakere sürecinden kuşku duymaya devam edeceğim. Çünkü bütün barışçı söylem ve davranışlar Türk tarafından gelmekte, Rum tarafı da “karşısında çözüm için yalvar yakar olan bir Türk tarafı olduğu zehabına kapılmaktadır!” Şımardıkça da şımarmaktadır! Böylesi bir süreçle sonuç alınır mı referanduma gidilir mi? Sanmıyorum!

ZOR GÜNLER BAŞLARKEN! (YENİ HÜKÜMET NE YAPACAK?)

Yeni hükümet ne yapacak? Tabi hiç kimse “işte şimdi rahata huzura ereceğiz” demiyor! Aksine “Al birini vur ötekine” diyor! Çünkü İrsen Küçük Hükümeti ile 2010 yılında başlayan bunalımlarından beridir halkın gelip giden iktidarlara yönelik en küçük güven duygusu kalmadı. Son kırıntısını da tutun ki Kalyoncu hükümeti götürdü.

Bu hükümet bozgunları sonunda Özgürgün’nün devraldığı hükümet kesinlikle reorganizasyona ihtiyaç duyacak da nasıl? Bu kez de “sayısal sorun” ortaya çıktı! Geriye tek şans kaldı o şudur: Eğer CTPBG ile UBP hükümetinin “Ankara’nın tutumu nedeniyle istifa etmek zorunda kaldığı kabul ediliyorsa şu halde ilişkileri yeniden düzeltmek için tezden hareket edilmeli, yeniden yapılanmaya giderken hem parasal hem de siyasi yönden destek sağlanmalıdır…”

Zaten kabul etmek zorundayız. Türkiye’siz kendi ayaklarımız üzerinde durabilecek şansa çok uzağız. Hatta kendi “kamu görevlilerimizin” maaşlarını ödeyecek beceriye ulaşsak bile! Çünkü geride “Belediyeler var, hayvancılar çiftçiler, narenciyeciler, her ay açıktan milyonlarca lira katkıda bulunulmazsa tekmilden batıp gidecek Sosyal Sigortalar var… Say say bitmez. Kaldı ki AB müktesebatına uygun hazırlıklar yapmak zorundayız da. Oysa:  Hâlâ e-devlet olamadık! Kurumları hale yola sokamadık! Hâlâ “tescil edilecek hellime uygun hellim üretmedik! Hâlâ çok önemli olması gereken “denetim” mekanizmasını çalıştıracak devlet düzeyine gelemedik!

Hâlâ ülkeyi sıkboğaz eden, soluk almasına izin vermeyen hantal merkeziyetçi devletçilik sistemini terk edemedik.

Hâlâ kanser illetini, dünyada beşinci olduğumuz felâketini de yaşarken azaltmayı başaramadık!

Hâla utanç verici çevre kirliliğinden (zibilliğinden) temizlenip arınamadık, ve ilahi!…

BU HÜKÜMET NE YAPSIN? Ki artık hükümetlerin en iyi bildiği iki “icraatları” kaldı ellerinde. Birisi göreve başladıktan sonra en kısa sürede “istifa etmek” diğeri “erken seçime” gitmek! Bu hükümetin “hangisi” için göreve başladığını ileride göreceğiz de hadi şunu da söyleyelim: Ankara’ya zaten uğranılacak da hemen uğranılmalı ve durum vaziyetler bir kez daha anlatılmalı! Ha Ankara’nın şartları mı varmış! Artık “orası” da anlamalı! “Şartlı şurtlu durumlar bu adada hükümetler yıkıyor! Kuzey’i kaybetmek istemiyorsa Ankara’nın da Kıbrıs Türk halkı saflarında sempati en önemlisi empati toplaması “şarttır.”

KISACA TAKILDIĞIM: (KKTC’Yİ TEZ ELDEN BİR EVLİYAYA GÖTÜRMELİ!)

1974’den sonra itiraf edelim çok da güzel günlerimiz olduydu! En azından hükümetler öyle zırt pırt istifa etmezler, erken seçimlere gitmezlerdi. Sonra “göz tuttu!” bu hallere düştük! Çare?

Her bir oraganı çarpılmış, her tarafı yamuk yumuk olmuş bir çocuğu Hoca’ya götürmüşler. “Hoca efendi demişler. Bu sabiye oku üfle de normale dönsün..”

Hoca bir çocuğa bakmış bir babasına. “Bak” demiş adama. “Şu köşeyi döndüğünde bir evliya türbesi göreceksin. Senin çocuğu üzerine bir işet! Adam bunu işitince “aman Hoca efendi demiş. Sonra çarpılmaz mı sabi?” İyi ya demiş Hoca. Çarpılırsa düzelecek!”

Bakın belki KKTC’yi taşıyamazsınız eşyanın tabiatına zıttır.. Fakat yirmi altı kişilik kabine olarak  deneyebilirsiniz diyorum naçizane!