ManşetSeyahat

Şili yaşamından kesitler: Şarap, Neruda ve Grafiti


VERAMONTE ŞARAPLARI

Santiago – Velparaiso yolu üzerinde Casablanca Vadisinde yetişen üzüm bağlarında mola verdik. Şili’nin marka şarabı Veramonte  üretim merkezini bu vadide kurmuş.  Uçsuz bucaksız üzüm bağlarının ortasında Veramonte şaraplarının üretildiği, aynı zamanda tadılıp satışının yapıldığı, içerisinde bir de lokantası olan muhteşem binasıyla karşılaştık. Hurma ağaçları ise manzarayı tamamlıyordu.

Veramonte şarapları binası
Nilüfer çiçeği

Bina’ya girmezden önce bahçesindeki havuzda çiçek açmış nilüferle selamlaştık. Sonra iki ayrı geniş ve gösterişli merdivenleri olan binanın balkonuna çıktık. İçeride geniş salonunda bir camın arkasında hemen aşağıdaki şarap üretim atölyesi görülüyordu. Makineler, şişler, çelik tanklar arasında işçiler şarap şişelerini etiketlemekle meşguldüler.

Şarap üretim atölyesi.

Figen içki içmez. Ama sıra şarap tatmaya gelince benim için de kırmızı ve beyaz şaraplardan tadımlık alınca, fazladan iki bardak şarap tatmış oldum.

Veramonte kırmızı şarap tadımı.

Öğlen yemeğini salonun bir köşesinde lokanta olarak hizmet veren bir odada aldık. Beyaz şarap eşliğinde Somon balığı nefis ikiliydi.

Aslında Veramonte’nin beyaz şarabı idare ederdi ama meşe fıçısının rayihasını içine çekmiş harika bir “Cabarnet Savingon” tadı olan kırmızı şarabının tadının damağımda kaldığını yazmalıyım.

Valasparios mahallesinin emektarı karı-kocanın sokak portesi.

VALPARAİOS VE SOKAK SANATI

Veramonte şaraplarının verdiği çakır keyiflikle, Şili’de bir liman şehri olan ve Santiago ile aynı boylamda yer alan Valparaios’a vardığımızda öğleyi geçmişti. İlçe ve banliyöleriyle birlikte 1.5 milyona ulaşan ve Büyük Okyanus’un kuzeye açılan güzel bir koyunda yer alan Valparaios dünyanın en güzel şehirlerinden biri olarak kabul edilir. Şehrin merkezinde korunmuş kolonyal mimarisi nedeniyle 2003 yılında UNESCO tarafından, Dünya Kültür Mirası şehirleri arasına dahil edilmiş olması turistler için şehri cazibe merkezi haline getirmiş.

Şehre girip de otobüs tepeye tırmanmaya başlayınca yollar ve sokaklar da daraldı. Sokakların duvarlarında grafitiler daha bir belirginleşti. Bilindiği üzere “sokak sanatı” ya da “sokak resmi” olarak da isimlendirilen duvarlara çizilen resimlerin daha yaygın adı grafiti.

Çoğunlukla şehir, kasaba gibi sokak, cadde ya da köşe-bucak duvarların üzerinde çizilerek, boya püskürtülerek ya da kazınarak kamusal alanlarda resmedilen grafitiler, zengin yoksul dünyanın pek çok şehrinde uzun zamandır yaygın bir kültür olarak benimsenmiş durumda.

Yunanca “graphein” (yazmak ) ve İtalyanca “sgraffio” (karalamak) kelimelerinden türemiş. Grafiti yani sokak sanatı bir durumu resmetme, tanımlama, yorumlama ya da dikkat çekme yöntemi olarak da kabul edilebilir. Bir bakıma herhangi bir siyasi, sosyal, kültürel ya da basit bir ifadenin ilginç şekiller, farklı renkler, boyalar, iki ya da üç boyutlu çizimlerle ifade edilmesi oluyor.

Neruda’nın mahallesinde parka çıkan merdivenlere çizilen grafiti.

Gerçi grafitinin sanat olup olmadığı da hala tartışmalı bir konu! Çünkü başlangıçta sanat değil de, kamu alanlarının kirletilmiş olmasından hareketle vandallık olarak isimlendirenler de olmuştu. Ancak Valparaios’da Neruda’nın evine komşu birkaç sokakta dolaşırken evlerin duvarlarında, mahallenin parka çıkan merdivenlerinde, birbirinden farklı ve ilginç sokak resimleriyle karşılaşmıştık. Bana kalırsa hepsi de Valparios’un sokaklarına bir renk, bir ahenk, bir canlılık, adeta bir kişilik veriyordu.

On yıl kadar önce Kuzey İrlanda’da Belfast ve Derry’de gördüğüm ve daha çok İngilizlerin emperyal baskı ve zulümlerine karşı İrlandalı direnişçilerin protestolarını öne çıkarmak için çizilen ve “Murals” denen bu sokak resimlerini de çok beğenmiştim. Hani Kuzey İrlanda’da sömürge döneminde işlenen siyasal cinayetleri, tarihin bir dönemini açık ettiği için.  Valpariosdakiler ise Kuzey İrlanda’dakiler gibi siyasi yönü yoğun olmayan, daha çok aşk, çiçek, portre resimleri ve rengarenk desenlerle bezeli entel-bohem mesajlardı.

Pablo Neruda’nın evi.

PABLO NERUDANIN EVİ

Şehrin bazı bölgeleri, denizden aniden yükselen sert dikey yamaçlara sahipti. Bu nedenle nüfusun bir kısmı tepelerin daracık yamaçlarına kondurulmuş evlerde yaşıyordu.

Tepelerden denize doğru inerken, her sokağında başında denize nazır “eski-yeni”, “yoksul-zengin” çelişkili evlerin, ortaklaştıkları nokta, birbirinden güzel deniz manzarasına sahip olmalarıydı sanırım.

Bizi gezdiren otobüs şehrin daracık yollarını tırmandı, tırmandı ve bir zamanlar Neruda’nın şiirlerini yazdığı bu eve yakın bir sokakta durdu.

Valparios Limanı

Neruda’nın, Sebastian isimli kişiden satın alarak tamamladığı ev, şimdi müze olarak hizmet veriyor. Evin önündeki geniş terastan aşağıda ta uzakta denize kadar uzanan vadide bir yılan gibi kıvrılmış daracık yolları, kimi teneke, kimi kiremit damlı tek-iki-üç ve çok katlı iç içe girmiş evleriyle, aralarından yükselen palmiyeleri ve begonvilleriyle karşımda bir ressamın tablosundan fırlamış gibi duran güzel bir manzara vardı. Uzakta kıyıda Valparios limanında irili ufaklı gemiler ve nihayet ufukta uçsuz bucaksız gökyüzü ile birleşmiş gibi duran kıpırtısız lacivert bir deniz tamamlıyordu manzarayı.

Valparios rıhtımında gemi bekleyen yolcular.
Pablo Neruda’nın Valparios’ta bir sokak resmi.

Bu harika manzara karşında şiir değil, roman da yazılır ve de en derininden felsefe de yapılırdı ya. Zaten söylenenlere bakılacak olursa, şehirde, Avrupa’dan kopup gelen çok sayıda sanatçı ve romantik, bohem bir hayat yaşıyorlarmış.

Pablo Neruda’ya gelince. Dünyanın pek çok ülkesini elçilik görevi nedeniyle gezip görme fırsatı olan şair, Lenin, Stalin ve Castro’nun hayranı, Sosyalist Allende hükümetinin destekçisiymiş. Yazdığı devrimci şiirleri kadar, karısı Mathilde için bohem bir düşünceyle yazdığı aşk şiirleri de varmış. İşte onlardan birisi:

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim

Şöyle diyebilirim “Gece yıldızla dolu

ve yıldızlar masmavi titreşiyor uzakta.”

Şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgarı

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim

Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.

Kollarıma aldım bu gece gibi, kaç gece

Kaç defa öptüm öptüm onu sonsuz göğün altında

Sevdi beni o, ben de onu sevdim bir ara.

Neruda’nın terasından Valparios manzarası.

Pablo Neruda’nın terasından aşağıdaki evlerin manzarası, biraz dikkatli bakınca, aynı zamanda bir sınıf farkına da işaret ediyordu. Bu sınıf farkını, tepelerin yamaçlarında öne çıkan kimi fakir görünümlü teneke damlı evlerden,  aşağıdaki denize yanaştıkça yükselen pek çoğu varsıl görünümlü modern apartman ve gökdelenlerden daha ilk bakışta ayırt etmek mümkündü.

Cafe’nin reklamı olmuş grafiti.

Pablo Neruda’nın mahallesinin bir iki sokağında gezinecek zamanımız oldu ve evinin bulunduğu sokağın bir duvarına çizilen ilginç şekiller ve renklerle bezeli portresi çok ilginçti. Tepedeki parka çıkan merdivenlerin her bir basamağına çizilmiş rengarenk desenlerden, bir sokak başında yan yana çizilmiş yaşlı kadın-erkek portresinden, bir cafe’nin duvarında evlerin sepete dönüşüp içerisinden sebze ve meyvelerin döküldüğü sokak resminden bu şehrin kimliğinin türlü halleri, grafitilerle mi yorumlanmaya çalışılmıştı?

Bu da hızla ilerleyen otobüsün camından yakaladığım Valparios’un sokak nü’sü.

Sanırım…

Nerudanın kaldığı mahalle, çoğu tek ya da birkaç katlı teneke damlı, ahşap kapılı, demir pencereli evleriyle, daha az yeşil parkıyla Vina de Mar’ın modern apartman dairlerinden, casionulu beş yıldızlı otelinden, çiçek saatli parkından belki daha yoksul bir görünüme sahipti. Ama Valaparios’un köklerinden kaynaklı olabileceğini düşündüğüm mahallenin kültürü çok daha eski ve Neruda ile bohem sanatçılarının varlığıyla kimliğine sinecek kadar çok daha derin ve zengindi.

Ya da o an için gördüklerim beni öyle düşündürdü.

Ne olursa olsun!

Valparios’un karşı kıyısında kurulmuş Vina del Mar kasabasının modern, al benisi öne çıkmış varsıl görünümlü binalarıyla, parklarıyla, geniş caddeleri ve nispeten yeşil çevresi ile karşılaştığımda, Şili’nin bu iki yakın mekanında içselleşmiş bu muazzam sınıf ve kültür farklılığına da, belki böyle bir tanım daha iyi yakışır diye düşündüm.

Demem o ki kapitalizm her yerde, her ülkede, her şehirde aynı kapitalizm.

Derin sınıf farklılıklarının, açık ara eşitsizliklerin, adil olmayışın suçlusu olarak dünyanın dört bir köşesinde böyle hiç de insani olmayan soğuk yüzleriyle nüksediyor.

Bu şehrin sokaklarında resim çizilebilecek duvarların pek çoğu rengarenk grafitilerle bezenmişti. Bana kalırsa bu sokak resimleri, şehirlerin yoksulluğuna varsıllık katan, sokaklarını daha sıcak ve samimi kılan, şehirlerin gülen ve renkli yüzleridir. Valapariso’ta da böyleydi, ya da bana öyle gelmişti.

Vina del Mare’de “Reloj de Flores” (çiçek saati) önünde.

VİNA DEL MARE

Valasparios’a komşu olan Vina del Mar, (şarap bağlarının bulunduğu kıyı anlamına geliyor) dışarıdan bakınca varsılların yaşadığı, okyanusun kıyısında modern bir yerleşkeydi. Denize nazır lüks apartmanların ve villaların yer aldığı bu modern şehir ilk anda bu kasabada yaşayanların önemli bir kısmının banka hesaplarının kabarık olabileceğiyle ilgili bilginin de sanki delili gibiydi. Daha kentin girişinde yer alan parkın önündeki rengarenk çiçeklerden yapılmış “Reloj de Flores” isimli çiçek saatiyle, kentin varsıllığı da ilan edilmiş gibiydi. Önünde fotoğraf çekmek için yerli yabancı-turist, yaşlı, genç, çocuk, erkek, kadın insanlar adeta kuyruğa girmişlerdi. Nasıl olsa paraya değil ya! Geçtik Figen’le baş köşeye. Aldık arkamıza çiçek saatini. Bir güzel anı fotoğrafı da biz çektirdik varsıllığının önünde.

“İşçisin sen işçi kal!..” Sokakta araba camı silen Valparios’lu genç.

Pek çok pelikana ev sahipliği yapan Vina del Mare’de, zaman kısıtlı olduğu için ne pelikan gördük ve ne de Okyanusu seyredebildik! Zaten yazmış olduğum gibi az ötedeki Valparios’unku gibi o tarihi otantik binalardan eser yoktu bu şehirde.

Ama o casinolu beş yıldızlı otelini de görünce, iyice tırsmıştım Vina del Mar’dan.

Vina de Mare’ın Casinosu, Kıbrıs’ın arsız ve açgözlü gazinocularını hatırlattı.
Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı