Bir süredir aklımı, geçtiğimiz gün İstanbul’da gerçekleştirilen Türkiye Yunanistan arasındaki “istikşafi müzakerelere” taktımdı..
Tabi ki ajans haberlerini derleyerek, ilgili yorumları dinleyerek ve sonuçta, “acaba Türkiye ile Yunanistan arasındaki sürgit sürtüşmeler, bu müzakereler nedeniyle iki ülke arasındaki havayı yumuşatır mı” düşüncelerimi geliştirerek…
“61. Kez” dendiğince söz konusu müzakereler oldu bitti!” Peki ne kaldı geriye?
Elan geleceklere doğru aldı başını giderken şu büyük gerçek kaldı: “Yunanistan beterince silahlanmaya devam ediyor. Yunan ekonomisini krize sokmak pahasına savunma bütçesini kat kat artırıyor! “Doğu Akdeniz’deki hakkımdan vazgeçmem” derken, savunma bütçesini beş milyar avroya yükseltiyor! Başta Fransa olmak üzere İsrail, Mısır gibi ülkelerle anlaşmalar yaparken, savaş uçakları alımlarını katlayarak artırıyor, Amerika’nın F. 35’lerine talip oluyor…
VE tüm bu silahlanma harcamalarını “Türkiye” dediği “tehlike” için yapıyor. Yani Yunanistan için Türkiye sadece tehdit değil, “ulusal düşman” olarak ilan ediliyor..
OYSA AB’nin ve Nato’nun bir üyesi olan Yunanistan’ın böylesi parasal harcama ve silahlanmaya hiç ihtiyacı olmaması gerekirdi çünkü bu ittifaklar bünyesinde zaten “dokunulmazlığı ile saldırılara karşı güvenceli bir ülke konumundadır.. Tutun ki arkasında AB yanı sıra Fransa ve Amerika gibi ülkelerin desteği vardır. (Bu destekleri sağlamasında dünyadaki Yunan Yahudi lobilerinin katkısı çok büyük olmalıdır..)
FAKAT Yunanistan kendisini koruyan bu “demir zırhlara” karşın korku paranoyasıyla çığlıklar atmaya devam etmektedir. Çünkü Ege’den sonra Doğu Akdeniz’e de taliptir! Dolayısıyla Kıbrıs’ı zaten tarihi sahiplik hakkında gördüğü için kendi egemenliği içinde saymaktadır!.. ***
…YAYILMACILIĞIN şah damarında atan bu Yunanistan’a ve arkasında kuyruk olmuş Kıbrıs Rum toplumuna karşın bu adada hâlâ “federasyonu” gözleyenlere, “biz Rum halkı ile barış içinde yaşayabiliriz” diyenlere ise böylesi somut gelişmeler ispatında tek lafım şudur: “Nasıl bir Yunanistan’la karşı karşıya olduğumuzu bizzat yerinde görmek için gidin Batı Trakya Türkleri ile konuşun. Sorunlarını dinleyin. Ve “Türk azınlığı olarak Yunan sultası altında var olmaya çalışmanın kolay mı zor mu, zillet mi nimet mi, mezellet mi bahtiyarlık mı olduğunu bizzat görüp öğrenin..” İsterseniz sonrasında yine de Rum-Yunan ikilisine, federasyona tavır koyanların karşısına geçip tükürebilirsiniz! *** VİRÜSÜMÜZ GELİŞİYOR! Ve yayılıyor! Maşallah” mı diyelim! Ki artık daha çok canlar yaktığı gerçeklerde ötesi hiçbir sorunun önemi olamaz. Çünkü söz konusu olan “insan hayatıdır!”
(Her ne kadar biz o “kutsal hayatları” her gün yollarda trafik kazalarıyla azar azar söndürüyorsak da henüz “pandemi” gibi korkunç akibetleri çağırmıyorlar!)
NE var ki pandemiyle mücadelede de yavaştan kantarın topuzunu kaçırıyoruz.
MESELA geçen gün yaşanan olay: Özel sektörde çalışan bir tanıdık telefon ettiydi. “Lefkoşa’nın kapanacağı kararından beridir diyordu tanıdık eş dost arkadaşların telefonları susmadı.”
“Neden” dedim.. “Millet Mağusa’ya akacak. Ucuz otel yada kalabilecekleri lojmanlar, geçici olarak kiralayabilecekleri uygun evler var mı” diye soruyorlar.. (Nitekim olay medyada fotoğrflarıyla yer aldıydı!) “Şaşırdım” diyor arkadaş. Ve devam ediyor yakınmasına: “Bir yandan her halde artan vaka sayıları nedeniyle virüse karşı kapanma kararıyla tedbir alınıyor; öte yandan bazı insanlar kapanmamak için tedbir alınan kentten Mağusa’ya kaçıyor! Ya taşıyıcıysalar!
…HAYIR: Çok zor ve bunalımlı bir dönemden geçtiğimizi, hele de ucunda “ölümün” salındığı virüsle mücadele etmek zorunda bırakılmışlığımızla mutlaka alınması gereken tedbirleri almak zorunluluğunda görevlerini yapan sağlık çalışanlarıyla yöneticilerine “minnettarlığımdan” öte tek fiskelik lafım yoktur! Nitekim “bugüne kadar pandemiyi iyi yönettiler” diyorum.
LAFIM, artık gitgide “basiret ve dirayet” yönünden kan kaybına uğrayan seçilmiş “yöneticilerimizedir.”
Ki bu ülkenin yönetimi için “yönetim takımları” olarak gelip giderlerken, açtıkları yaralar nedeniyle artık arkalarında birike birike dağlar gibi yığılmış enkazlar bırakıyorlar.
Örneklerini de her olay vesileyle yaşıyoruz.. Üstelik artık hiç şaşmıyoruz!
OYSA gelip giden diğer “bakanlarımız, milletvekillerimiz” için de söyleyip yazdığımca, Saner hükümeti için de ne diyordum daha bir süre önce?
“BU gençler bizim. Hepsi de donanımlı. Pek çoğu AB’de okumuş. Pırıl pırıl insanlar…”
Evet ama “devlet” deneyimleri yok! Geçmişte ağabeylerimiz İngilizle Rumla savaşarak, mücadele ederek talip olurlardı seçilmeye.. Kanlarını akıttıkları topraklara “vatanım” derlerdi.
O mücadele ve seferberlik ruhunu da kaybettik. “Siyaset yapmak,” sadece “seçmek ve seçilmek gibi olağan kuralların uygulanması” olarak kaldı! Ki onların da ne kadar iyi uygulanıp kullanıldığı her zaman tartışmalı olmakta!
DAHASI mı? Anladığım kadarıyla Sağlık Bakanı Ali pilli de yalnız kaldı! Sonuçta pandemi tedbirlerini ilgili “Sağlık Kuruluyla” alıyor “uygulayın” diyor.. Uygulamaların arkasında koşturacak ne takatı ne olanağı var. İşte “devlet” bu aşamada devreye girecek ama görüyoruz ki son kertede ve insanları şaşkın ördeklere çevirerek giriyor!. Yani refleksler son derece hantal!
Nitekim sonunda Lefkoşa ile Girne’nin kapatılması zorunda kalındı. Fakat bu kentlerden başka kentlere kaçanların önü kesilemedi!
…Bir gün öğreneceğiz “devlet” olmayı da. Hele bu pandemi defolup gitsin!
































