Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

“Sihirli ikili”: Davutoğlu ve Erdoğan

Başarı ve mutluluk, isteklerle bu isteklere ulaşabilmek için eldeki olanakların ve yetkinliklerin dengelendiği yerde oluşur.

Bir tahterevalliyi gözünüzün önüne getirin.

Bir tarafına isteklerinizi ve hırslarınızı koyun.

Diğer tarafına da yapabilme güç ve kapasitenizi koyun.

İstekleriniz, yapabileceklerinizin ötesindeyse ve bunun farkında değilseniz her seferinde hayal kırıklığıyla yere çakılırsınız.

Arzu ve isteklerin etkisine kapılıp realiteden uzak durmaya devam edip tahterevallideki dengesizliği inkar ederseniz gün gelir sahip olduğunuz olanak ve yetkinlikleri de kaybetmeye mahkum duruma düşersiniz.

Ya gerçekçi hedefler ve beklentiler ortaya koymanız lazım ya da yetkinliklerinizi artırmanın yolunu bulmak için daha çok çalışmanız ve iş birliğine yönelmeniz lazım.

Bizden ve kendileri adına da gelecekten beklentileri artış gösteren iki çocuğumuza işte bu denklemi, tahterevalli örneğini vererek anlatmakla meşgulüz bu aralar eşimle. Başarılı ve mutlu olmanın reçetesi diye yeri geldikçe sıcağı sıcağına hatırlatıyoruz.

Yazının başlığına pek de uymayan bu girişi niye yaptım?

Devletin tepesindekiler de ayni dengeyi kurmakla sorumludur.

Kendi arzularıyla devletin yetkinliklerini dengeleyerek siyaset üretmek zorundadırlar.

Hayal ederken bile buna dikkat etme sorumluluğu vardır devlet adamlığında.

Davutoğlu’nun Başbakan olacağı açıklanınca aklıma bakanlığının ilk günlerinde benim de dinleyici olduğum bir konferansta söyledikleri geldi. 

Davutoğlu o gün dış siyaset konuşmuştu ama söyledikleriyle kendi iç dünyasını ve arzularını da açıklamıştı.

Sonrasında ortaya onun öncülüğünde çıkacak olan Türk dış siyasetindeki değişimle ilgili ipuçlarını vermişti.

Türkiye’nin yeni Başbakanı’nı, kafasının içine girip daha yakından tanımak için sizlerle o toplantıda aldığım notları paylaşacağım.

Türkiye’nin yeni dış siyasetindeki vizyonun şu basit mantık üzerine kurulu olduğunu ifade etmişti Davutoğlu:

“Eğer konu bizi ilgilendiriyorsa bizim de söz hakkımız vardır. Etrafımızda olan gelişmeler sonucunda oluşan krizlere yalnızca tepki veren bir ülke olmak istemiyoruz. Sonunda bir bedel ödenecekse işin başından içinde olmak ve inisiyatif almak istiyoruz.” 

Geçen süre içerisinde başta Filistin, Suriye, Irak, İran ve komşularının tümüyle ilgili nice konuda Türkiye’nin izlediği politikanın kökünde bu yaklaşım yatıyor. Olan biteni bu siyaset bilincinde yorumladığınızda bugün Türk dış siyasetinin karşı karşıya kaldığı durumda şaşılacak bir nokta kalmıyor.

Türkiye’nin yeni dış siyasetini kendi deyimiyle Afro-Asya’nın merkezinde bir ülke olduğu zeminine oturtmuştu Davutoğlu.

Bu konumlandırmayı da coğrafi, etnik ve tarihsel gerekçeleri, örnekler vererek büyük bir coşkuyla açıklamıştı o toplantıda.

Türkiye’nin etrafındaki ülkelerde yaşayan nüfustan daha fazla o ülkelerdeki etnik kimliğe sahip ve yakın hisseden nüfus yaşamaktadır diye başlayıp sıralamıştı.

Arnavutluk ve Bosna Hersek’te yaşayan nüfustan daha fazla Arnavut ve Boşnak Türkiye’de vardır.

Bir Mardin’i her şeyiyle Orta Doğu’dan farklı görmek mümkün mü?

Bir Artvin’i Kafkasya’dan ayrı görmek mümkün mü?

Karadeniz bir göl.

Türkiye aynı zamanda bir Akdeniz ülkesidir demişti.

Türkiye’yi tüm bu coğrafyadan ayıramazsınız.

Her şeyi değiştirebilirsiniz bir tek doğduğunuz toprakları ve yaşayacağınız zamanı değiştiremezsiniz.

Eğer bugün varsak ve tarihimizle ve farklı etnik kimliklerimizle bu coğrafyadaysak o zaman gereğini yapmamız lazım diye de konuşmasını sonlandırmıştı.

Yeni Türk dış siyasetinin temeli bu siyasi söylemin üzerine rota değiştirilerek tekrar inşa edilmeye çalışıldı geçen sürede.

Atatürk’ten başlayarak AKP iktidarına kadar gelen Ortadoğu’nun iç işlerine ve mezhep çatışmalarına aktif olarak müdahil ve yeri geldiğinde taraf olmama siyasetiydi değiştirilmek istenen.

Tahterevallinin bir tarafına, diğer ucunu düşünmeden, bu arzu ve isteği büyük bir coşkuyla ortaya koymuş ve buna da Erdoğan’ı inandırmıştır Davutoğlu.

Gelinen noktadaki su götürmez başarısızlığa rağmen bu siyasi bilincin mimarı ve sözcüsü olan Davutoğlu TC Başbakanı oldu.

Bu göreve gelmesinde paralel yapıdan nasibini alması ve buna karşı mücadele etme arzusunun yüksek olması kadar, Erdoğan’ın Davutoğlu’nun Osmanlıyı çağrıştıran söyleminden etkilenmiş olmasının da payı vardır.

Her ikisinin tarzları birbirinden çok farklı olsa da arzuları ve söylemlerinin içeriği  “uluslararası meydan okuma” siyasetini fazlasıyla içeriyor.

Erdoğan çok daha direk bir üslupla, Davutoğlu ise ayni sonucu doğuran “ne karşına, ne de dikkate al” yaklaşımlarla dış siyaseti yürütmeye çalıştılar. Bu siyasi bilincin doğurduğu sonuç ortadadır.

Bu yolda devam edildiği sürece önümüzdeki dönem Türkiye ye soyunmak istediği role yetkinlik ve olanaklarının yetmediğinin hatırlatıldığı iç ve dış gelişmelerle dolu olacak.

Her ikisinin de Türkiye’nin rolüyle ilgili inançları “arzular şelale” şeklinde özetlenebilir. “Şelalede” akacak su kalmasa da buna her ikisi de sonuna kadar inanmaya devam edecek. Erdoğan’ın seçim sloganı “güçlü irade” idi. Gittiği yere kadar misali.

Bu “ikilinin” bizim çocuklarımıza anlatmaya çalıştığımız tahterevallinin dengesizliğinin doğuracağı sonuçları önemsedikleri pek söylenemez.

Realiteden uzak ve her haliyle başarısız dış siyasetteki arzu ve isteklerindeki ısrarının mahkumu olan “devlet adamlıkları” da sonunda bir devlete mal olacak.

Bu “sihirli ikiliden” tarihin derinliklerinde geriye ne kalacak?

Birinin üsluptaki tarzı, diğerinin de tarih ve coğrafyaya dayalı derin siyasi içerik ortaya koymaktaki yeteneklerinden dolayı bir tek “adamlıkları” kalacak.

Bu da anlaşıldığında iş işten geçmiş olacak.