Bayram yeri şimdiki sitenin bulunduğu yerde kurulurdu…
Hisarın üstünde…
Site yapılınca, bayram yeri de Çağlayan yoluna alınmıştı…
O sitenin yapılışında dönemin Mücahitleri çalışmıştı…
Kimisi temellerine çimento dökmüş, kimisi tuğlalarını kaldırmıştı…
Kan ter içinde…
Site’de işçiliğe gidecek olan Mücahitler, o gün nöbetten muaf tutulurlardı…
Böyle geçerdi günler…
Zor…
Belirsiz…
…
Hayat, ancak sevince güzeldi…
…
Sitenin karşısında Zir’in meyhanesi vardı…
Derlerdi ki, TMT’ci akşamcılar oraya takılırmış…
Hamal’ın meyhanesi ötedeydi. Hisarın karşısında…
Aynalı’nın oturduğu bucağa gitmezden önce köşe başında…
Hamal Mustafa dayının bir kargası vardı…
Eskiden kargaların dili kesilir ve böylece konuşması sağlanırdı…
Bilmiyorum ama kafeste duran o karga, her geçene sataşırdı…
Birkaç argo kelime öğrenmiş, gelip geçene öylece söver dururdu…
…
Mustafa dayı kargasına gözü gibi bakardı…
…
Mehmet Ahmet Dubara o meyhanenin köşesinden nutuklar savururdu…
Henüz site yapılmazdan önce, Mustafa Dayı meyhanesini hisarın bir köşesine taşırdı yaz akşamları…
3 yatırın karşısına masalar konur ve çevresi renkli lambalarla süslenirdi…
Sarı, kırmızı, mavi renkte lambalar…
Akşamcılar oraya gelir, serin yaz gecelerinde hisar sefası yaparlardı…
Karşıda kahvehaneler…
Nargile kokuları ile alkol kokuları bir birine karışırdı…
Hatta zaman zaman esrar kokuları…
Hamal’ın meyhanede genellikle gazel türü şarkılar çalınırdı…
En çok da Abdullah Yüce’den…
Yatırlar bir kenarda, akşamcılar bir kenarda…
…
Meyhane, adamakıllı bir kültürdü…
Öteden beri…
Berber Ahmet’in dükkanı site yolunun bir ucunu tutardı…
Zir ile birlikte…
Ama Berber Ahmet işini gücünü bitirdikten sonra, geceler akşamcılara kalırdı…
O bölgede yanılmıyorsam çorbacı Allahkerim vardı…
Sabahlara kadar açıktı orası…
Yaz kış…
…
Yine o yıllardı…
Sitenin tam karşısında bulunan geniş alan, Alasya tarafından yemekli, şarkılı türkülü bir gazinoya döndürülmüştü…
Tıklım tıklım dolardı…
Türkiye’den gelen şarkıcılar, orada sahne alır, Surlariçi şarkılara gömülürdü…
































