Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe YazarlarıSürmanşet

SAKIN OLA TRUVA ATI OLMAYA!

Avrupa Birliği muktesabatıyla “etik değerlerini” tırnak kadar sallamayan Güney Rum Yönetimi yıllardır “altın pasaport” adıyla piyasaya sürdüğü  “Kıbrıs damgalı” pasaportlarından milyonlarca avro kazanç elde ettiğini bizzat kendisi itiraf ediyor?

Satıcı durumundaki Rum Cumhurbaşkanı Anastasiadis  devlete 300 milyon euro kazndırdığının lafazanlığını yapmakla kalmadı! Bu  euroların bir kısmı da pasaport  işlemleri falan derken hâlâ çalıştırdığı avukatlık bürosuna da akıtıldı! Yani Anastasiadis’in cebine!

Çanak ise olayı ortaya çıkaran bir Yunanlı gazetecinin başında kırıldı!  (Kathimerini gazetesi çalışanlarından Andreaas Paraskos)

…Ben bu Hantal ve yaşlı Avrupa’yı dolandırıcılar, eşkiyalar, sahtekârlar sardı demeyeceğim!

Fakat “onlar yani Avrupalılar; kalkındıkça  kabuklarını kırıp artık bölgede daha çok söz ve yaşam hakkı ile ekonomik pay gözleyen Türkiye’ye Haçlı Seferlerinden kalma bağnazlıkla “Müslüman ülke yaftasını yapıştırıp “bizden değildir” demeye devam edecekler! Dün de bugün de yarın da!

Ki AB’e bir “hristiyan kulübüdür” dediğimizin üzerinden çok uzun yıllar geçmedi! Fkt  “TC’de  askeri darbeler” devam ettikçe “oh oh ne alâ ne alâ” derlerken; şimdi “ne kötü, ne tehlikeli dolayısıyla tehditkâr ülkedir” diyorlar!  Çünkü Türkiye değiştikçe kalkınıp güçlenen bir ülke..

Bu nedenle  AB Türkiye karşıtı  bu yeni moda siyasetini tüm dünyaya  servis ederken, menüsünü de “Müslüman Türkiye” olarak takdim ediyor!…

Bunları neden yazdım:

…DÜNKÜ  yazımda  25 Ocakta Türkiye ile Yunanistan arasında istikşafi müzakerelerin  gerçekleşeceği haberini değerlenirmeye çalıştıydım.

Ki yıllardır Türkiye ile Yunanistan aralarındaki husumeti eritmez, dost olmasalar da ortak çıkarlarda iş ve güç birliğine varmazlarsa ne Kıbrıs siyasi sorunu çözülür ne de bölgede barışçı düzenler oluşur diyenlerdenim. Çünkü adadaki Türk ve Rum halkları Kıbrıs’ın siyasi ve ekonomik kaderini kendi aralarında tayin edemeyecek kadar anavatanları olan Türkiye ve Yunanistan’a bağlı ve bağımlıdırlar..

Nitekim 1974 Barış Harekâtında adadaki Türk ve Rum halklarının “bekası” için savaşanlar Türkiye ile Yunanistan askerleriydi.. Savaşın ve iki toplumun kaderini de bu “anavatanlar” olarak kabul edilen Türkiye ve Yunanistan  tayin  ettiydi..

Burada ayrı bir parantez açıyorum. Bundan sonra da “Kıbrıslıların” adadaki güvenlikleriyle  varoluşlarının teminatı yine Yunanistan ile Türkiye olacaktır..   O zaman akıl mantık diyor ki adadaki iki halkın barış ve istikrarı” Türkiye ile Yunanistan arasında tesis edilecek barış ve istikrarı gerektirecektir.. FAKAT:  siz (yani biz) yat kalk Allah Türkiye’yi eleştiri bombardımanına tutar ve Rum tarafıyla sağlanamayan barışçı çözümden Türkiye’nin adadaki varlığını sorumlu tutarsanız; Rum tarafına  iki anavatan tarafından tesis edilecek barışı değil;  Rum tarafına, Kıbrıslı Türkler tarafından Türkiyesizleştirilirken kurtarılması  beklenen bu Kuzey Türkı diyarını   hediye edersiniz!

Rum tarafı ve Yunanistan bu olasılığı gözlüyor haberiniz ola!  Yani ne? “Truva atı olmayın!”

***

YAZIK OLDU GEÇEN 46 YILA!

Allah bize birinci sınıf “politikacılar dolayısıyla “kurtarıcılar” gösterme talihi de bahşetti… Fakat gitgide üçüncü sınıfa kadar düşülürken  siyaset sahnesini tuluata çeviren politikacıları da gösterdi.

Her ne kadar artık “devlet yönetmenin” nasıl olması gerektiğini öğreten yüksek okullar varsa da demek ki belirli deneyim ve aşamalardan geçmeden “devlet yöneticisi” olmak kolay değildir.

Dahası toplum katlarında ter akıtıp sosyal hayata katkıda bulunmadan tepeden inme politikacı olmak da mümkün değildir! KISACA önce toplum hayatının içinde pişmek   gerekir.. Tutun ki  kırk elli yıl önce Kıbrıs Türk halkının kaderini yüklenmeye talip olan insanlar, büyük kitleler tarafından kabul görecek “önderlerdi..” Şimdilerde “iyi doktor” olmak da yetmekte, “iyi avukat” falan da.. Hatta “atılıp kapılan insan olmak” bile devleti yönetme ehliyeti için yeterli olmakta!

KALDI ki son zamanlarda seçip “devlet kademelerinde yöneticilik” bahşedilen genç insanlarımız  eğitim ve donanımları düzgün insanlardır!

Fakat “yönetmeye” talip oldukları “devletin”   bir şirket yada klinik veya avukatlık bürosu olmadığının ne kadar farkındadırlar? İşte bunu   bilemiyorum!

ŞÖYLE Kİ “pandemiyle ilgili karar alma yetki ve yönetme salahiyetinin nasıl organize edileceğini.. Kimin bu konuda “yönetim erki” kimin “teknik kurum” olarak çalışacağını… Dolayısıyla halkla kimin muhatap olacağıyla yönlendirmenin kimin tarafından sürdürüleceğini…

Gelişen son olaylarda da göstermiştir ki KKTC hâlâ örgütlü bir devlet olmadığından belli değildir!

BUNUN son  isptı da bu kez  aslında her ikisinin de bizatihi “devlet kurumlarıyla seçilmişleri” olan Hükümet kanadında aynalandı!

Şöyle ki hafta sonunda hükümet “kısmi kapanma kararı alırken, “Bulaşıcı Hastalıklar Üst Komitesi” de tam kapanma kararıyla sokağa çıkma yasağı ilan etti!

DEVLET yapımızı bilmeyen bir yabancı için bu iki zıt karar, KKTC’i kimin yönettiği konusunda belki sorgulanacak önemde değildir. Fakat “pandemi gibi ölümler saçarak büyüyen bir felaket sürecinde bile devleti yönetmek durumunda olan  “seçilmiş yönetimlerle;”  “devlet tarafından atanmışların” bu “alınan kararlardaki   zıtlaşmaları  bir yanlışlık falan değil, birbirlerini saygı gösterip  dikkate almadıklarının ispatını   çaktı! Şöyle ki biz de kalkıp, şümdi “devletin tepesinde isyan çıktı” mı diyelim!

“Eee canım olur bazen böyle yetki paylaşımlarından doğan anomaliler” denebilir! Fakat düşünün ki bir süre önce bu “yetki paylaşımı kavgalarından bir hükümet daha giderken, bir diğeri geldiydi!”

Ki geçmişte “iktidar ile muhalefet” çatışırdı. Artık ayni hükümet içinde devleti birlikte yöneten yetkili ve sorumlular çelişip çatışıyorlar!

KKTC’nin gele gele geldiği yer işte böyle bir yer! Yazık oldu geçen 46 yıla!