“Ulusal davalarda” kimselerin kendi görüş ve misyonuna göre savunacağı bir dava anlayışı olamaz. Olsa zaten ortada “dava” kalmaz!
Bu olguyu eğer düşünüp tarihi ve sosyolojik değer yargılarında yorumlayamaz, “fikir özgürlüğü, demokrasi” gibi kişilerin düşünce ve ifade hakları kavramlarıyla örtüp ötelerseniz, Kıbrıs’ta olduğu gibi sadece Rum halkı ile tartışıp kapışmaz, kendi kendinizle de didişirsiniz!
Nitekim yakın tarihimizin “uyanış ve diriliş” günlerinde Necati Özkan’lardan Dr. Küçük’lere, İngilizcilerden Rumculara, Denktaş’çılardan kendilerine “sosyalist” etiketini takanlara varıncaya kadar türlü çeşitli misyon sahibi insanların çatışıp takışmalarının, kendi “doğrularını” birbirlerine empoze etme mücadelelerinin tanığıyız..
Fakat şu gerçeği de gözleyerek: Tüm birbirine aykırı bu toplum kesimlerini besleyen “siyasetler” ise her zaman “iktidar olma,” topluma hükmetme mücadelelerinde gelişti.. Adına da “Türk toplumun davasına sahiplik” dendi..
Ki çok uzağa gitmeden Mustafa Kemal Atatürk’ün İstiklâl Savaşını başlatırken milletin başına geçme mücadelesinden tutun da o mücadeleyi amaçlanan mefkûrede sonuçlandırmaya varıncaya kadar yürüdüğü yol, tüm tarihi ve siyasi kararlarıyla eylemleri “Türkiye’nin bekasını tayin etmek içindi.” Bu büyük svaşı kazanmak için “lider” olmaktan öte şansı yoktu.. Nitekim “önder” olduğu için başardı.. Fakat ölümünden sonra o büyük önder Atatürk bile hâlâ hatta adının nasıl söylenmesi gerektiğine varıncaya kadar tartışılan bir ulusal lider olmaktan kurtulamadı.. Çünkü Atatürk de politikaya bulaştıydı!
Kısaca: Bir ülkeye “lider” olmak, bir lider olarak bir ülkeye bağımsızlık ve özgürlük kazandırmak, o ülkeyi tüm olanakları kullanarak kalkındırmayı başarmak o kadar zor bir olaydır!
KALDI ki hele bizim gibi “Kuzey Kıbrıs’ı ebediyete kadar vatanımız olarak taşımak mücadelesinde bir toplumsak, “liderlik” hiç kolay olmaz!
Halkı tüm ayrı gayrı düşünceleriyle kucaklayabilmek, fakat halka rağmen önce “vatanın bekasını” gözetmek, çok zordur çok! ***
…İŞTE seçimin bu son haftasına böylesine bir siyasi devinimle giriyoruz. Adaylar seçilmek için kendi siyasi misyonlarına göre kendi propaganda araçlarını”kullanıyorlar..
Ki ne Sn. Cumhurbaşkanı Akıncı’nın ne Tatar’ın ne de öteki Cumhurbaşkanları adaylarının “siyasi argümanları” birbirlerine uymamaktadır..
Adayın biri sırtını Ankara’ya yaslarken, öteki sırt dönebiliyor.. Birisi “Türkiyesiz KKTC olmaz derken, diğeri çözümü Türkiyesizleştirilmiş bir Kuzey olmakla bağdaştırıyor.. Ve bazı adaylar da “bundan sonrasının siyasi sistemini gündeme” sokuyor.
PEKİ ANKARA? Dün de yazdım. Seçimle iş başına gelmiş hangi hükümetin hangi Cumhurbaşkanının “Ankarasız memleket yönetmek yada Rum’a karşı siyaset sürdürmek şansı vardır ki?”
Muhalefetteyken Ankara’yı kıyasıya eleştirenler bile seçimle iş başına geldiklerinde ilk demeçlerini “Türkiye’ye bağlılıklarını” beyan etmekle başlarlar Ankara da ne zaman yeni bir yönetim değişikliği olsa ilk dış ziyaretini KKTC Lefkoşa’sına yapar..
Kaldı ki hem Annan planı hem Crans Montana’da ortaya konan haritalarla oluşturulmak istenen “federasyon” bizatihi masada olan Türkiye’nin de onayı ile kabul görmedi miydi? Ki bu ülkenin yarı insanı her ikisine de karşıydı ki şu anda da “Federal sisteme” de karşıdırlar çünkü uygulanması halinde sadece bu gün açacağız dedikleri Maraş değil, artık “su depomuz” esamesindeki Güzelyurt’la Lefkoşa Mağusa yolunun Kuzey’indeki tüm “kırmızı topraklı” köylerimiz Rum tarafına devredilirken, Karpaz’dan da ödünler verilecektir..Ki geçmişteki planlarda hep verildiydi..
Nitekim çözüm olayını “nüfusumuzun ve tapulu mülklerimizin” oranına indirgeyerek “adada bize bu kadarı da yeter” dedikti de Rum gene de “yeter görmediydi!”
Peki bu anlaşmaların altında Ankara’nın imzası onayı yok muydu?
***
FAKAT şimdilerde de asıl sürtüşme, (ki ne demek Ankara ile sürtüşme) bu kez de zaten hem Annan planında hem Crans Montana’da Türk tarafınca kabul görülen “federal sistem” uğruna değil midir?
BURADA Tatar’a dönüyorum. Eğer talihi yaver gidip Rum tarafı ile masaya otursa “siyasi eşitliğe dayalı federasyonu tartışacak değil mi?” Eee! Sn. Akıncı neyi tartıştıydı? 2. Cumhurbaşkanı Talat neyi kabul ettiydi Annan planına “evet” derken ve halka da evet dedirtirken? Peki Talat Ankara sevdalısı bir ulusal kahraman mıydı? Yahut Ankara Talat’ı mı taşıyordu kucağında?
Öte yandan “iki toplumlu, iki bölgeli, siyasi eşitliğe dayalı TC’nin etkin ve fiili garantisini içeren bir çözüm,” tüm toplum tarafından kabul görmüş bir çözüm formülüdür.. Gerçekleştirilememesinin tek nedeni Rum tarafının “siyasi eşitliği” kabul etmemesidir..
PEKELA eğer tüm toplum katlarında kabul görmüş böylesi bir çözüm modeli varsa biz neyi tartışıyoruz? İki ayrı Devleti mi? Türkiye’ye bağlı devleti mi? Yoksa siyasi eşitlik ilkelerinde kurulacak ve Rum tarafınca da kabul edilecek iki ayrı devleti bir federasyon şemsiyesi altında toplamayı mı?
Bu konuda adaylar her halde “hele seçileyim o zaman Ankara ile bir karara varır olayı müzakere masasına taşırız” demekten öte sorunun çözümünün başka hangi aşamasındadırlar ki?
Bu nedenle “devletçi” “federasyoncu” diyerek halkı ikiye bölüp oylarını kaparozlamaktan başka bir işe yaramayan bu tartışmanın hele de Ankara’nın tam orta yerine dikleme dalmasını doğrusu garipsemekteyim!… Çünkü ortada ne fol vardır ne de yumurta. Boşuna değirmenlere saldırmanın mantığı ise hiç yoktur!
































