Vefada kusur eylememek için Safiye Nadir hanımefendi ile ilgili bazı anılarımı yazmak gereğini duyduğumda sandımdı ki çok şeyler biliyorum. Fakat ne zaman bazı tanıdığım insanları anmak için başlamışsam yazmaya, hep ne kadar az tanıdığımı anlarım! Dolayısıyla şunu da anlarım. İnsanları tanımak, onları yaşamlarının inişli çıkışlı, türlü çeşitli yönleri ile yollarını yürürlerken izlemek mümkün değildir. Hele düşüncelerine girip ruhlarını okumak… Oysa biz yakınımızdaki insanları rast gele yaşanmış bir iki olayla bile “çok iyi tanıyorum” iddiamıza koyuyoruz! Aslında hiç tanımadığımız halde! Safiye hanım da çocukluğumdan lise son sınıflara varıncaya dek oğlu Asil Nadir’den dolayı tanıdığım değerli bir hanımefendiydi. Ölümünü işittiğimde ve gazetesinde hayatına dair bazı bölümleri okuduğumda, anladım ki onca yıl tanıdığım bu başarılı işkadınını çok da iyi bilmiyormuşum. Buna karşın Safiye hanımı hem eski Mağusalı hem de eski tanıdık dediğimce, akde vefada rahmetle anmak için bildiğim bir iki hatıramı aktarıyorum. TANIDIĞIMCA SAFİYE NADİR HANIMEFENDİ: 1940’lar Mağusa’sının surlar içine Akkule Kapısı’2ndan girip Elizabeth Street, şimdiki adıyla “İstiklal Caddesi”ne yönelip yürümeye başladıktan bir süre sonra, Buğday Camii yanına kadar varır, oradan aşağı saparak Namık Kemal Meydanına ulaşırsınız. Mağusa surlar içinde Venedikli’den beridir yollar hiç değişmedi. Sadece o tarihlerde taştandılar şimdilerde asfalt…
1940’lar Mağusa’sının kapısından girip taşlarla döşenmiş şimdilerde İstiklal Caddesi adı ile bilinen bu yolu yürüdüğünüzde, Mağusa Kapısından “Tatlıcı İrfan’”nın dükkânı olarak bilinen yere gelene dek hanaylı evlerin arasından geçerdiniz. İşte o evlerden birisiydi şimdilerde Halil Hoca’nın dükkânın bulunduğu yer. Artık olmayan bir koridorla içeri girildiğinde de yine hanaylı bir başka yardımcı ev vardı. “Maronit’in Eleni’nin” Mağusa’daki kiralık evlerindi. Ben o yardımcı evin hanayında doğdum. İrfan Nadir ile Safiye Hanım da Lefke’den geldikleri de aynı evin alt katını kiraladılardı. Tabii o yılları hiç hatırlamıyorum. Fakat bizzat Safiye Hanım anlattığı için o evde yaşanan bir olayı yıllar sonra öğrendim. “Bir gün Safiye Hanım komşuya gider, giderken de henüz bebek olan oğlu Asilkan uyuduğu için yanına alamadığından çıkarken kapıyı kilitler… Ne var ki bir süre sonra uyanan Asilkan çatlayacak kadar ağlamaya başlayınca ve Safiye Hanım’ı da aradıkları halde bulamayınca babam Nidai Efendi pencerenin demirlerini elleri kanırtarak açtıktan sonra aradan içeri girer, Asilkan’ı alır anneme verir sustururlar… Bir süre sonra eve dönen Safiye Hanım “oğlum nerede” diyerek çığlıklar atarken olay kendisine anlatılır tabi…
BAYKAL’DAKİ BAKKALİYE: Asilkan’la anaokulundan ilkokula, ilkokuldan liseye birlikte ve hep arkadaş olarak devam ederiz. Bu arkadaşlık nedeniyledir ki Ortaokula geçtiğimizde birbirimizin evine gidip gelmeler başlar. Ben surlar içinde adı hâlâ Behram Paşa Sokağı olan evde, Asilkan ise Baykal’daki Herod Of Attika Sokağı’ndaki kendi mülkleri olan evlerindedirler. Safiye Hanım evin yola bakan ön odalarından birini “bakkal dükkânına” çevirmiştir. Zannedersem Mağusa’da böylesi bir bakkaliyeyi tek başına çalıştıran ilk kadındır.
Yeri geldiği için yazayım. O yıllarda Mağusalı kadınlar türlü çeşitli “işler” yaparlar ev ekonomilerine katkı sağlarlardı. Mesela annem hurma dalından “zembil” yapar, satardık. Dantel ören, yün iplikten fanila yapan çok kadın vardı. Hemen her mahallede bir kadın “çırakları” ile birlikte terzilik yapardı. “Permanat” derdik, şimdilerde Kuaför derler. Saç onaran kadınlar da vardı…
Asilkan’la arkadaşlığım nedeniyle Baykal’daki evlerine çok sık giderdim: Tabii Safiye Hanım bir yandan dükkândaki müşterilerle ilgilenir buna karşın mutlaka hatırımı sorar, annene selam söyle demeyi de unutmazdı…
Hayatımın ilk jelisini Safiye Hanım’ın evinde yediydim. Asilkan’nın doğum günüydü. Bizi çağırmış kutlama yapıyorduk. Pastalar yanı sıra cam kâselerde jeli de ikram ettiydi. Hayretle yemiş eve gittikten sonra da annemden bana da jeli yapmasını istemiştim. Oysa o jeli tozlarını henüz kimseler tanımıyordu. Safiye hanım da mahallesinde müşterileri olan İngiliz aileleri için tedarik etmiş dükkânında satıyordu… Evlerinin hemen bitişiğinde kiraya verdikleri bir de yardımcı evleri vardı. Namık Kemal Lisesi spor öğretmenlerinden Ahmet Yağızkurt o evde kiracı olarak dört beş yıl ikamet ettiydi. YILLAR SONRA: Geçmişte Asil Nadir’le arkadaş olduğum dönemlerle ilgili bazı hatıralarımı yazdıydım. Hepimizin bir Türkiye macerası oldu. Mağusa’nın küçük fakat olayları ile büyük mekânından çıkıp İstanbul’lara Ankara’lara taşınmak o yıllarda sıradan olaylar değildi. Bazılarımız savruldu, bazılarımız Asil Nadir gibi bir dünyasal işadamı bile oldu…
Tabii hemen ekleyeyim. Kıbrıs Türk ve Rum halklarını dış ülkelerin göç yollarına düşüren nedenlerden birisiydi 1954’te harekete geçen EOKA! Rum’unun da Türk’ünün de belalısı oldu! Binlerce Kıbrıslı insan İngilterelere göç etti. İrfan Nadir ve Safiye Hanım da o göç edenlerdendi. Sonradan Safiye hanımın karşı çıkmasına rağmen Asilkan İstanbul’da Ayşegül’le evlenecek ve o da Londra’ya gidecekti. Bir süre sonra da işlerdi devralacak ve kısa sürede anlı şanlı bir işadamı olacaktı. Ki Safiye hanımın tek oğlu olduğu için tabi ki göz bebeğiydi.
Asil Nadir’in başına beklenmedik olaylar geldiğinde ve de ilk kez Londra’dan ayrılmamak şartı ile serbest bırakıldığında bir gün Safiye Nadir’le Mağusa’da Asil’in hâlâ çalışmaya devam eden Bankasında karşılaştıktı. Bana sarılmış ağlayarak, “Eşrefim, Asilimizi kurtaralım” diyerek adeta yalvarmıştı… Bir anneye evladının ne ifade etiğini anlatmaya gerek var mı? Sırası geldiğinde “al canımı ver evladıma, yeter ki kurtulsun” diyecek kadar.. O gün Safiye Hanım’ı öylesi bir ruh halinde gördüydüm. Gözlerim yaşarmıştı. Ve “ah Safiye Hanım” demiştim. “Git Asilkan’ın başına bu felâketlerin gelmesine sebep olanların boğazlarına sarıl…”
İyi hatırlarım gözleri yaşlı isyan edercesine şunları söylediydi. “Söyledim oğlum. Bu kadar yüz verme. Bu kadar çok para dağıtma. Bak ben de iş yapıyorum. Yanımda çalışanlara hakları neyse onu veriyorum…”
Söylemek istediği Asil Nadir’in bonkörlüğüydü! Nitekim Rahmetlik İrfan Nadir Asil’in tam tersine Kıbrıs’a dönüş yaptığında, zengin bir iş insanı gibi değil, sıradan bir işletmeci gibi davranıyordu.
Ve doğrudur: Safiye Hanım hep, Baykal’daki o bakkaliyesinin Safiye Hanım’ı olarak kaldı. Tabii ölene kadar yardımseverliğini insan oluşunun şerefi yaptı. Aynı zamanda sosyal kadındı. Üstelik bir işkadınının her halde başarılı olmasını sağlayan tutumuyla hareket etti. Nasıl kazanıldığını bildiğince, kazandıklarını nerede niçin harcayacağını da zannedersem hem İrfan Nadir’den hem de Asil’den daha çok bildi. Çünkü Asil Nadir çok kazanır daha çok harcardı. Endazenin ölçüsü kaçtığında zaten kaybettiydi!
Safiye Nadir hanımefendiye Allah’tan rahmet, ailesine baş sağlığı dilerim…
































