Kader yollarında yürüyen ulusların tarihlerine kazınan “dönüm noktaları” vardır.
Mesela 1974 Barış Harekâtı. “Öncesi ve sonrası” deriz… Yahut 2013’te açılan sınır kapıları. Çok önemliydi çünkü müzakerelerin de kapılarını açtıydı. Veya 2014 Referandumu. Çok daha önemliydi. Çünkü Rum tarafı “hayır” derken yüzündeki barış ve çözüm maskesi düşüyor, altından “sahtekârlık ve düşmanlık dolu karakteristik naturası çıkıyordu! Her biri birer “köşe başı” olan böylesi “dönüm noktalarını” iyi değerlendiren uluslar vardır, kazanırlar daha ileriye giderler; uluslar vardır farkında değiller kaybederler!
Uzatmadan yazalım. KKTC’yi hangi kategoriye koyarsanız koyun. Bir sonuca varamazsınız çünkü karşı cenahı oluşturan Güney o kadar “kaybetti” ki bize “kaybettik” deme fırsatını vermedi! Demek ki uluslar da kendi aralarında kategorilere ayrılırlar:
Kaybetmeye mahkûm uluslar…
Kazanan uluslar…
Ve bizim gibi kaybetmesi gerekirken, iki cami arasında kalmış bî’namazlar gibi ne yapacağını bilmeyenler! Üstelik sadece Kıbrıs siyasasında değil, sosyo ekonomik hayata yansıyan türlü çeşitli faaliyetlerde de! Güney’e gelince. “Kazanma” şansını büyük oranda “kaybetmelerine” karşın:
Rum tarafının çözüm inancına saygı duyarım. En çok da nesine bilir misiniz? “Bu ada benimdir” demesine!
Rum’un bu yolda mücadelesine de saygı duyarım: Çünkü Kıbrıs sorununu hem ayrısız gayrısız ulusal dava yaptılar, hem de uğrunda savaşırken kim ki o ulusal davaya karşı çıkmışsa onlarla savaştılar!
Rum’un siyasi tutumuna saygı duyarım. Güney’de, Amerika’da, İngiltere’de, AB ülkelerinde, Avustralya’da Kıbrıs sorunu için lobiler oluşturdular, yat kalk Kıbrıs siyasi sorununu anlattılar, söz konusu ülkelerde seçimlerle oynayıp baskı unsuru oluşturdular.
Rum’un “Megali İdeası”na saygı duyarım: İki yüz yılı aşkın süredir yürüdükleri bu yolda tırnak kadar pişmanlık duymadılar! Yunanistan, Oniki adalar, Meis ve son menzilde Kıbrıs!
Rum’un ekonomik becerisine saygı duyarım: Şimdilerde iflası tadıyorlarsa da bizi her devrede kıskandıracak kadar başarılı oldular. Sadece başarılı olmakla kalmadılar bizi ekonomilerinin de kulu kölesi yaptılar!
Rum’un dinine geleneklerine saygı duyarım. Ulusal kimliğini oluşturan kiliselerine, manastırlarına, paskalyalarına, papazlarına, ayinlerine bu kadar içten ve köklü bağlılıkla bağlı oldukları için.
Rum’un turizm politikasına saygı duyarım. Önce “turistin” ne olduğunu ne istediğini niçin Güney’e geldiğini bildiği için. Bunları bildiği için Turiste neleri nasıl sunacağını da bildiği için. Ve en önemlisi Güney Ekonomisi ile turizm ekonomisini iç içe geçirerek bütünsellediği için…
ANCAK BU SAYGILARIM, SEVGİLERİMİ İFADE ETMEZ! Zaten bana düşmanlık ve kinle yaklaşan bir halkı sevmek zorunda da değilim! Buna karşın felek utansın diyorum! Küçük bir adada kader iki etnik halkı birbirinden uzaklaşamayacak coğrafya koşullarında yan yana getirdi! Tarihin aksiliği ancak bu kadar olurdu! Bu nedenle Rumlarla Türkler aksi büksü de olsa bu adada hep var oldulardı, bundan sonra da var olacaklar. Dolayısıyla tabii ki çözüm diyoruz. Hem de Rum’a saygılarımızla ileterek!
*********
HÜKÜMETİN BİR YILLIK İCRAATLARI: (“BÜYÜK” YOKTU! KÜÇÜKLERLE İDARE EDİLDİ!)
Bayramdan hemen önce Başbakan Yorgancıoğlu ile Yardımcısı Serdar Denktaş basın toplantısı yaparak son bir yıldaki icraatlarını anlattılardı. Bayramın birinci günü bu “icraatlara” “Köşemizden” göz atarken şöyle dedikti: “Büyük düşünceye dayalı büyük icraat yoktu!” Ve ekledikti: “Açıklamayı bile gerektirmeyecek ve devletin hem asli hem de rutin hizmetleri olması gerekenler “icraat” olarak takdim edildiler!”
Şimdi “Mesela” diyebilirim: “Mesela Yeşilırmak’ta 12 kilometre, Bağlıköy’de 9 kilometre uzunluğunda yürüyüş yolları yapıldı” deniyordu! Şimdi buna “aman ne büyük icraat mı diyelimdi!” Kaldı ki bu yolu yöre belediyesinin yapması gerekirdi! Fakat: Konu “Dağcılık Spor Derneği ile yapılan bir protokol” olunca iki karışlık parkur “seçimlerde oya tahvil edilecek kazanımlar hanesine icraat olarak girdi!”
Öte yandan Polisteki ölümlü olay! “Soruşturma komitesi” atamışlar, onu söylediler! İcraat neresinde? Kanunlar ortada değil mi elbette soruşturulacaktı!
Sonra “İyi İdare Yasasından” söz edildi: “Bilgi edinme değerlendirme Kurumu” oluşturulduydu ki vatandaş “neden elektrik tellerine konan kuşlar çarpılmazlar” diye sorsa on beş gün içinde cevap alacaktı! Bildiğimiz kadarı ile o iş nanay!
Tüketiciyi koruyacaklarmış! AB mevzuatına uygunluk sağlanacakmış. Malların serbest dolaşımları için çalışma grubu oluşturulmuş… Yani icraat değil, icraatın ön hazırlıkları! Zaten çoğu “icraat” denen işler “cak’lı cek’li! Yol çalışmaları gibi! Temeli atılan Onkoloji Merkezi gibi! Henüz satın alınmayan yeni ADSL sistemi gibi! Falan…
PEKALA HİÇ Mİ ÖNEMLİ İCRAATLAR YOKTU? Olmaz olur mu? Mesela KKTC yerel gelirlerinin yüzde 70’ten yüzde 78 çıkarılması tasavvuru. İnsana inşallah başarılır dedirten bir vaat…
Ve akıllı bir uyarı: Diyor ki Yorgancıoğlu “Kamuda düşük maaş alanlarla bütün çalışanlara değer veriyoruz ama sistemi (Tek Sosyal Güvenlik Sistemini) altüst edecek acelecilikten kaçınılmalıdır.” Doğrusu sağduyulu bir yaklaşım. Bazı şeyleri düzeltirken olanı da yıkmak zaten KKTC’nin yapısal kusurudur! Onca uğraş sonunda yürürlüğe giren Tek Sosyal Güvenlik Sistemini de berhava etmemek gerekir.
Fakat: Aynı Yorgancıoğlu aynı hassasiyeti Yardımcısı Serdar Denktaş ile “DAÜ Rektörlüğü’nü darmaduman ederlerken göstermek gereğini duymadılar!” O zaman da insanın akılına iki şüphe giriyor: Yorgancıoğlu’lu koalisyon hükümeti ya “hükmü karakuşi” yönetim anlayışında “rast gele” gidiyor, yahut “işine nasıl gelirse” öyle karar veriyor!
Öte yandan bir “iyi” de şu oluyor: KKTC’nin ekonomisini işlevsel hale getirmek için bazı üniversitelerle protokol imzalanmış. Yeni veriler elde edilecek bunlarla bir taraftan sektörlerin desteklenmesi diğer taraftan da “2015-18 yılları Ekonomik İşbirliği protokollerinin” temelleri oluşturulacak…
“İyi” diyoruz. Çünkü 2013-2015 KKTC-TC Ekonomik İşbirliği Protokolü çalıştırılmadı! “Bizim sistemimizle misyonumuza uymaz” dendi, ‘özelleştirmeler’ rafa kaldırıldı!” Şimdi yapılmak istenen “ekonomik programların TC tarafından KKTC’ye empoze edilmesi değil, KKTC’nin elindeki ekonomik verileri de masaya koyarak “TC’den istenilecek yardımlar için ricada bulunulmasıdır…”
KISACA: Bir yıllık “icraatlar” doyurucu olmasa da açıklanmaları nedeniyle “şeffaflık” ve “bilinirlik” yönünden doyurucu oldu.
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (DURUP DURURKEN BİR DE DAÜ KRİZİ ÇIKARDILAR Kİ KKTC’YE AİT SORUNLAR ŞAMPİYONLUĞU” ELDEN KAÇMASIN!)
Ne diyordu hükümetin Başbakanı ile Başbakan Yardımcısı? “DAÜ Rektörü otokrat oldu! Üniversiteyi aklına estiği gibi yönetmek istiyor! Her gelen rektör DAÜ’yü kendi malı gibi görüyor! Rektör demokratik kuralları hiçe sayıyor, VYK’yı dikkate almıyor! Öğretim görevlilerinden oluşan Senato’yu baskı altında tutuyor.” Nitekim yeniden rektör seçilmesi de bu baskı sonunu oldu!
BİR DE SENDİKALAR CEPHESİ VAR: Onlar da diyorlar ki: “Hâlâ toplu sözleşme imzalanmadı, rektör savsaklıyor! Biz sendikaları adam yerine koymak istemiyor, iş ve güç birliğine yaklaşmıyor, adeta sendikaların gereksiz olduğunu savunurken kriz yaratıyor!”
(Sendikaların bu ve benzeri şikâyetlerinin altlarını çiziyorum. Bu şikâyetleri araştırıp doğruluğu ile yanlışlarını ortaya koymak ayni zamanda DAÜ’nün istikrarı için de gereklidir.)
ŞİMDİ BİR DAHA SORALIM. Eğer hükümet kanadının iddia ettiği gibi rektör Öztoprak, Senato’ya baskı yaparak rektörlük onayı almışsa neden aynı Senato “Biz Abdullah Öztoprak’ın VYK tarafından yeniden rektör adayı olarak gösterilmesini istiyoruz” diyerek bu talebini hükümete iletti? Sizce de bu işte bir terslik yok mu? Hükümetin Başbakanı ile Yardımcısının Öztoprak’a yönelik tüm iddiaları ile suçlamaları ortada iken neden DAÜ öğretim görevlilerinden oluşan bu elit kesim “fırsat bu fırsattır bu adama bir kakma da biz vurup elinden kurtulalım demediler?”
KISACA: Yıllardır hep ayni şey söyleniyor. “Vakıf üniversitesi de olsa nasıl ki DAÜ Abdullah Öztoprak’ın çiftliği o da ağası değilse; ayni DAÜ gelip giden hükümetlerle Başbakan ve Yardımcılarının da çiftliği değildir! Rektörlükle Başbakanlık önce bu konuda uzlaşıya varmalıdırlar.
































