Makarios Druşotis “EOKA” adlı kitabında bugünlere kadar gelen Kıbrıs sorununun Rum-Yunan ikilisi tarafından resmen “başlatıldığı” tarihi 22 Ağustos 1954 olarak işaretlemektedir. Öncesi hazırlık ve örgütlenmelerle faaliyetleri dikkate almazsak demek ki aradan 61 yıl geçti… Söz konusu “başlangıç” ise Yunanistan’ın BM’deki Daimi Temsilcisi tarafından Kıbrıs’la ilgili yaptığı ilk başvurudur. Self determinasyon hakkının kullanılarak Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması yani Enosis’in gerçekleştirilmesidir.
Bu başvurunun hemen ardından Başpiskoposluğa yeni seçilen 3. Makarios Lefkoşa Feneromeni Kilisesi’nde büyük bir toplantı düzenler ve orada şu yemini yapar:
“Bu kutsal kubbelerden şu yemini yapalım: Ulusal talebimize ölene kadar sadık kalacağız. Gerilemeden taviz vermeden. Uzlaşmadan. Şiddet ve zorbalığı aşağılayacağız. Moral gücümüzü cesaretle yükseltecek bir ve bir tek şey amaçlayacak, bir ve tek şey gözeteceğiz: Enosis ve yalnız Enosis…”
Makarios çok hazin bir “sonla” öldü! EOKA amacına ulaşamadı! Tüm adanın Yunanistan’a ilhakı olayı Türkiye’nin soruna resmen müdahil olması nedeniyle bir daha gerçekleşemeyecek hayal olarak tarihe gömüldü! Üstelik yine Rum tarafı Makarios’a darbe yapacağım derken adanın Kuzey Güney olarak Türk ve Rum bölgelerine ayrılmasına neden oldu! FAKAT KIBRIS SORUNU BİTMEDİ: Çok ilginçtir! Tüm siyasi koşullar yerli yerine oturmuş da gözükse “iki ayrı bölge ile iki ayrı halk gerçeği üzerine oturtulmak istenen çözüm planlarının hiç birisi tutmadı!
Oysa Rum tarafı, İngiltere, AB çok iyi biliyor ki artık Makarios’un yeminini gerçekleştirmek mümkün değildir! Mümkün değilse ve “iki bölgeli federasyon” üzerinde uzlaşıya varılmışsa ve de Güney AB’ye üye olup bir yerde zaten Yunanistan’la ayni siyasi platformda iş ve güç birliği yapmak olanağına kavuşmuşsa; o zaman neden çözüm olmuyor? Çünkü Rum tüm ada üzerine kendi egemenliğini sermek istiyor! Enosis’i gerçekleştirememenin tarihi yenilgisini en azından Türk halkını azınlık statüsüne düşürerek kendi çoğunluk egemenliği altına sokmak, Rum tarafı için tutun ki şimdilerin “ideası” olmaktadır! Dolayısıyla düşüncelerim kötümserliğimin karanlıklarına düşmüş, bu nedenle umutlarla heyecanlanan canları sıkmış da olsa, diyeceğim şu ki eğer Rum tarafının tutumu değişmezse müzakere masasından çözüm çıkması mümkün değildir…
**********
Kısaca takıldıklarım: (Devlet mi büyüktür dolandırıcılar mı? Ve KKTC etrafında dönen seyyareler!)
Bir müteahhit “ucuz ev yapacağım” vaadi ile vatandaşı nasıl dolandırır? Hele böylesi bir memlekette! Çünkü:
Bu memleketin devleti vardır. Devletin hukukun üstünlüğüne dayanan Anayasası da vardır!
Bu memleketin hükümeti vardır!
Bu memleketin milletin seçtiği vekilleri, yasaması, yasamadan sorumlu Meclis’i, bağımsız yargısı vardır.
Bu memleketin devlet iddiasını çakan “organlara” karşın hemen her mesleğin kendi içinde “örgütlenmesinden” doğan “birlikleri” vardır.
Bu memlekette dikilecek tek taşından bile sorumlu ve en az devlet kadar yetkili konumda olan dolayısıyla imar iskân işlerinde izini ile denetimin alınması zorunlu Mimar Mühendis Odaları Birliği vardır…
Bu memlekette taşı kaldırıp altından haber çıkartan medyası vardır!
Bu memlekette hakkının “h”si bile yense anında kartallar gibi uçup, aslanlar gibi saldırıp Meclis kapıları ile Başbakanlık kapıları önüne dayanan “örgütlü mesleki Birlikler sendikalar vardır!
Bu memleketin “leb” demeden “leblebiyi” anlayan okumuşları, on beş üniversitesinde akademik kariyer sahipleri, fen ve irfan yüklü profları vardır!
FAKATTT: Bu memleketin tüm bu “büyük devlet organ ve varlıklarına” karşın hepsinin de üzerinde daha “büyük” iş adamları, müteahhitleri de vardır! Onlardan bir tanesi de “devleti mandepsiye bastırıp yurttaşlarını dolandırıp, yasalara nanik çektikten sonra sırra kadem basan Temel Bulut’tur! Oldu mu, beğendik mi? Çünkü bir hukuk ülkesinde bu adam şu veya bu numaralara yatarak devletin yasal güvencesinde olan insanları konut sahibi yapacağım vaatleri ile aldatmış, çatır çatır dolandırmıştır!
UZUN LAFA NE GEREK VAR: Kırk yıldır Kuzey’in sahibiyiz ama “devleti değiliz!” Bu kırk yılda devletlu olmak için çıkarmadığımız yasa kalmadı! “Olmadı” deyip değiştirdiklerimiz de cabası!
Fakat hâlâ her bir şeyden yakınıyor, viziliyor, işimize ne gelmiyorsa “çözümsüzlüğe” havale ettikten sonra bünyemizdeki tüm sorunları da Türkiye’nin üzerine yıkıyoruz!
Sonra Kastelli yahut Sülün Osman gibi bir adam çıkıp geliyor, milleti dolandırıp gidiyor, biz de arkasından “bu ne biçim iş” diye sümük çekiyoruz!
***
HADİ BİR DE ŞUNLARA BAKALIM: Artık alıştırıldık! Her ne kadar sıraya koymakta güçlük çeksek de biliyoruz ki patates üreticilerinden sonra kesinlikle narenciye üreticileri baş kaldıracaktır! Eğer Başbakanlık kapısına dayanmadan sorunları çözülürse bu kez arkadan hayvan besicileri gelecektir!
Şayet bu hayvan besicilerinin talihleri yaver giderse ve sorunları çözüm bulursa bu kez boş kalan Lefkoşa Payitahtı’nın sokaklarını çiftçiler dolduracaktır…
Çiftçileri öğretmenler sendikaları, sendikaları sağlık çalışanları, sağlık çalışanlarını istihdam mağdurları, işten atılanlar hatta son zamanlarda memleketin Ticaret ve Sanayi Odaları doldurup o yollarda eylem yapacaklardır!
…Nasıl ki dünya güneşin etrafında durmadan döner memleketin meslek erbabı ile örgütlü birlikleri de devletin etrafında dönerler! Haklarını aldıklarında “gündüz” alamadıklarında da “akşam” olmaktadır! Böyle böyle, işte bu memlekette yaşayıp gitmekteyiz vesselam!
































