Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Rum Tarafına Ne Kadar Güvenebiliriz?

       Köşemi izleyen okuyucularım zaman zaman  “Rum tarafına niçin güvenilemeyeceğini”  anlatmaya çalıştığımı bilirler.. Pek çok nedenlerin birleşiminden kaynaklı “planlı programlı” siyasi ve ekonomik baskıları da içeren ve “Türk halkını zaman içinde eritmek” üzerine kurulu sistematik politikalar tutun ki 1963’lerden beridir devam ediyor..

Nitekim bu nedenle uzun yıllar  “zaman”  tartışması yaptıktı. Ankara “geçen zaman içinde Rum tarafının kaybedeceğini, bizse tersi bir görüşle kaybetmekte olan tarafın Kuzey olduğunu” savunduk, tutun ki ekabirle  kavgaya kadar varan tartışmalar yaptık…

Şu anda da “çözümsüzlükle, tanınmamışlıkla, ambargolarla ve müzakerelerle geçen “zamanın” bize ne kazandırdığını hâlâ bilmiyoruz!  Neyse ki artık “zaman lehimize işliyor” diyen yoktur. Buna karşılık “zamanı” nasıl kullanacağımızı da söyleyen  yoktur, bilen de! En kabadayısından “tepe adamları ile TC’nin bizden sorumlu         siyasilerinin söyledikleri bu müzakereler sondur, başarısızlıkla sonuçlanırsa herkes kendi yoluna gider!”

Nedir o yol? Yine bilen yoktur çünkü müzakereler devam ederken bile hangi yolun yolcusu olduğumuzu bilmiyoruz, bu da kaderimize yapışıp kalmış bir garip tecellidir!

BÜYÜKELÇİLİK NE DİYOR: Geçtiğimiz günlerde TC büyük Elçiliğinin yayınladığı “2015 Ekonomik Durum Raporunda” vaziyetlerimiz ayazlatılırken, araya yıllardır tartıştığımız “zaman” olayını da çağrıştıran ve Sn. Büyükelçi tarafından yansıtılan şu mealde  bir tespit yer aldıydı: “Rum tarafı yıllarca Türk tarafını baskı altında tutarak kendi kalkınmasını gerçekleştirdi…”

Bu sorun sadece 1974’ler sonrasına ait  değildir ama. Ayni olay ve taktik 1963’den önce de görüldü  sonrasında  da uygulandı! Nitekim Türk halkını siyasi ve ekonomik yönden nefes almasına bile fırsat vermeyecek bir çatışma ortamına sokan Eokacılar’la Yunan askeri güçleri,  bir yandan da sürekli saldırıları ile terör estirirlerken, bakın kendi bölgelerinde nasıl bir sosyoekonomik gelişme yarattılardı:

Bir: Maraş’ı Akdeniz bölgesinin en önemli turistik kentlerinden biri durumuna getirdilerdi.

İki: Limasol limanını geliştirirken dünyada yeni yeni devreye giren  “konteynerlerle taşımacılığın”  transit geçişlerdeki durak  yerlerinden biri yaptılardı.

Üç: Türk bölgelerine çivisinden çimentosuna kadar otuzu aşkın türlü çeşitli inşaat ve sağlık malzemeleriyle öteki maddelerin girişini ithalini yasaklarken, kendileri dünyaya açılmış acentelikler kapmış, gelişmişliğin yollarını açmışlardı..

Dört: İngiltere’ye tarım ürünlerini hem de kargo uçaklarıyla ithal edecek durumlara gelmişlerdi.

Beş: Kıbrıs Cumhuriyeti ahkâmlarını tepe tepe kullanarak BM’ler ve AB yardımları ile alt yapılarını tamamlamışlar, teknolojilerini geliştirmişler,   tüm dış temsilcilikleri doldurmuşlar, “dünya devleti” oluşun  bütün olanaklarından yararlanmışlardı…

ÇÖZÜM OLURSA: Artık KKTC o günlerin Kuzey’i değildir, doğru.  Fakat sosyoekonomik durumumuzun çok da iyi olduğu söylenemez. Yarın bir çözüm olasılığında bu adada sadece kendi içimizdeki “ekonomik kurumlarla”  değil, Rum’un ekonomisiyle de rekabet edip işbirliği yapmak zorunda kalacağız.                                      Bu olasılıklarla ilgili tek sorum vardır: AB’li olmak için kalkınmak en azından Güney’in seviyesine gelmek zorunda kalacak olan   Kuzey’e, ortağımız olacak Güney’in  Rum işinsanları ile finansman çevrelerinin  bizi elimizden tutup  federal devlet ortaklığına hazırlayacaklarını düşünebiliyor musunuz?

**********

       KISACA TAKILDIKLARIM: (YOLLAR, TRAFİK, TAŞ OCAKLARI!)

İnsanlara günlük hayatlarının istikrar ve huzurunu sağlayamayan yönetimlerin, “efkârı umumiye” dediğimiz  “kamudan” kendilerine   güven  duymalarını beklemeleri mümkün müdür?. Nitekim bugüne kadar gelip geçmiş hiçbir hükümete kimseler güven duymadı! Çünkü (insafsızca bir yargı da olsa) halkın sırtındaki sorunlar kamburunu azaltmak bir yana, sürekli artırdılar!

Sadece iki örnek: Birisi “trafik” diğeri şu “taş ocakları” sorunu ile dolayısıyle “çevre pisliği!” 42 yıl oldu, geçti, müzakereler devam ediyor, neredeyse çözümle birlikte yeni düzenlere yelken açacağız… Hâlâ bu sorunlarla boğuşuyoruz ötekilerini yazmaya bile gerek yok!

Kabul dedik! Rum baskı ve ambargoları altındaydık!  Kabul dedik, Türkiye açıktan para pompalamasa ayakta duramazdık! Kısıtlı bütçelerle ancak bu kadar olabilirdik!

Ancak! Arabalar hızla çoğalırken trafiğin sorun olacağını dolayısıyle ayni hızda yeni yolların yapılmasını,  trafik işaretleri ile kazaları önleyecek tedbirler alınması da mı düşünülemezdi? Yoklayın hafızanızı, hangi hükümetin seçim bildirisinde vardı bu “yollar sorunu, trafik sorunu!”

(Geçen gün Mağusa’da bir kazı sırasında patlayan su borusunun değiştirilmesi nedeniyle öğlenden akşama kadar Mustafa Kemal Bulvarında yaşanan “trafik tıkanıklığı” ne kelime; zulmüne, cehennem azabına sadece şu cümle ile vurgulama yapacağım: “Mağusa’nın yetkili ve sorumluları, ilgili ve görevlileri” hiç bu kadar çaresiz  kalmadılardı çünkü o tıkanan yola alternatif bir güzergâh bulamadılardı!                Ya maazallah diyorum. Bir başka felâket, askeri bir hareket, debrem ve benzeri bir doğa afeti söz konusu olsa   insanları ikide birde en basit nedenlerle kilitlenen bu yollardan nasıl geçirip tahliye edecek, nasıl güvenlikli güzergâhlara yönlendireceksiniz?)

       Fakat şimdi bakıyorum 2017 yılı yine  dillere pelesenk, vaatlerle ambalajlanmış yeni yıl hediyeleri dağıtıyor! “Yollar yapılacakmış!” Yapılacak tabi! Seçimler kapının ardında, bir iki partili köyün yolu, bazı kentlerdeki yolların çukurlarının yamalanması! Fakat ne trafik kazaları bitecek ne çilesi!                                                                              ***

TAŞ OCAKLARI: Yılların sorunu! Hükümetler geldi geçti ama hiç birisi “sorunu çözdüm” diyemedi! Trafik gibi, çevre pisliği gibi, yollar gibi…

Öylesi bir sorun ki bu hızla devam ederse gün gelecek Girne’ye ulaşmak için Beşparmakların altından tünel yapmaya gerek kalmayacak zaten Mesarya’dan baktıkta Girne gözükecek! Bu küçük adada doğanın bu kadar büyük tahribata uğratılması cinayettir!  Üstelik “taşlar açık çalışma sistemi ile elde ediliyor bu da müthiş bir çevre kirliliği yaratırken,   sağlığa da zarar veriyor… Fakat tüm bunlar bilinirken, tedbir alınacak denirken, öte yandan da devam deniyor!

Ne dedik sorunlara “takılırken?” “Sadece iki örnek!” Halkın günlük hayatında yediği ekmek içtiği su kadar kendine gerekli olan “istikrar ve güvencesini” sağlayamayan yönetimler beceriksizliğinde hâlâ  “neden kazalar artıyor neden çevre beterince pisleşiyor” diye soru sual edilebilir mi?