Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı TEPAV “KKTC’de neler oluyor” başlığı ile bir değerlendirme raporunu Emin Dedeoğlu ve Emre Koyuncu imzası ile yayınladı.
Rapor içerik olarak ülkede son günlerde yaşanan tartışmalar açısından önemli.
TEPAV’ın 2011-2012 yılları arasında “KKTC Devletinin Kurumsal ve Fonksiyonel Gözden Geçirilmesi-KKTC FOKUS” projesini yürütmüş olduğunu da not edelim.
TEPAV’ın değerlendirmesinde, gelinen aşamada KKTC devletinin kurumsal olarak birçok alanda yeniden yapılanması gerektiğine vurgu yapılıyor.
Ve bunun nedeni ise şöyle özetleniyor:
Birkaç nedenle; öncelikle devlet aşırı büyük, mesela kamu harcamaları milli gelirin neredeyse %70’i. Kamu istihdamı sivil işgücünün %25’ine ulaşıyor. Ama asıl sorun bu kadar büyüklüğe karşın doğru dürüst kamu hizmeti üretememesi. Vatandaşlar arasında yaptığımız memnuniyet anketi büyük çoğunluğun devletten aldığı eğitim, sağlık ve adalet hizmetinden memnun olmadığını gösteriyor. Vatandaşlar özel eğitim ve sağlık hizmetlerinden çok daha fazla memnun. Oysa bunları da aynı doktor ve öğretmenler veriyor. Vatandaşın gözünde devletin itibarı çok düşük. Bugüne kadar siyasetin temel işlevi hizmet üretmek değil rant dağıtmak olmuş. Bunların en popülerinden biri de kamuda istihdam sağlamak. Kamu hem iyi maaş ödüyor hem de sosyal güvenceler ve haklar oldukça cömert. Siyasi sistem de rant dağıtım işleviyle uyumlu; her 1-2 yılda bir seçim yapılıyor ve seçim sistemi öyle ki ortalama 2000-3000 oyla bir vekil seçilebiliyor. Dolayısıyla kamu istihdamı, elverişli bir popülizm aracı olagelmiş. İstihdam edilenlerin büyük oranda vasıfsız olduklarını söylemeye gerek yok. Devletin hangi kurumuna gitseniz kağıt üzerinde gözüken onca çalışana rağmen en büyük sorunlarından birisi gerçekten personelin becerileri, kapasitesi. Son olarak; sadece kamu kesiminde örgütlü sendikaların (memur sendikalarının) da kamuda çalışanların bu ayrıcalıklarını korumada oldukça titiz ve becerikli olduklarını da eklemek gerekiyor. Çok kısa sürede greve gidebilecek yasal ve örgütsel imkânlara sahipler. Bu dengeyi ayakta tutmak, sistemin sürdürebilmek için T.C.’den gelen yardımlara ihtiyaç var. İşte sorun da burada başlıyor. Aslında sorun doğal olarak değişik yerlerden bakıldığında farklı gözüküyor.
Raporda devam etmekte olan müzakere sürecine de işaret ediliyor ve bu yıl sonuna kadar çözüm hedeflendiğine vurgu yapılıyor.
“Kıbrıslı Türklerin, AB üyesi olacak bu devlette kendilerini yönetebilecek becerileri bir an önce edinmesinde fayda var. Ama bunun olması büyük ölçüde bugüne kadar oluşan rant dağıtımının bitmesinden, devleti etkin ve verimli kılmaktan geçiyor.” denilen raporda şu görüşlere yer verildi:
Bunun da kolay olmadığını biliyoruz. En çok da Türkiye’nin kendi yakın tarihi bu tür kamusal dönüşüm süreçlerinin ne kadar sancılı olduğunun kanıtı. Siyasetin başka türlü siyaset yapma becerisinin olmadığını bir kenara bırakırsak; sistemin verimsizliğinden yararlanan, dağıtılan rantlardan menfaat sağlayan kesimler var. Bu kesimler en ufak bir değişim ihtimali belirdiğinde seslerini yükseltmeye başlıyor. Siyaset kurumu bunların seslerine çok duyarlı; dengeler böyle oluşmuş. Reformlardan faydalanacak geniş toplum kesimi örgütlü değil, bilinçli değil ve seslerini çıkartma imkânları yok. Bu durumda sistem krize girinceye kadar kendini yeniden üretiyor. Sistem krize girince bir değişim gündemi yapılabilir hale geliyor. Türkiye bir çok kamu reformunu ancak duvara çarptıktan sonra yapabildi. Bir süre sonra da reform motivasyonunu kaybetti ve hatta geri adımlar atmaya başladı. Bu döngü ne yazık ki bu coğrafyada bu şekilde işliyor.
Değerlendirme raporunda şu görüşler de yer alıyor:
- KKTC’deki durum çok farklı, sorunları da çok özgün değil. Zaman içinde evrimleşen bu verimsiz sistem, kendine özgü bir kurumsal yapı oluşturmuş. Sistemi değiştirmeye aday siyaset de maalesef bu kurumsal yapının bir parçasına dönüşmüş…
- Kıbrıs’ta bu sistem herhangi bir ciddi ekonomik kriz olmadan yıllardır sürüp gidiyor. Ekonomik krizin olması pek de mümkün gözükmüyor. Kendi dinamikleriyle ayakta duran, dışa açık bir ekonomi yok ve Türkiye her zaman devreye girip sistemin bir şekilde sürmesini sağlıyor. Çıksa çıksa bugün olduğu gibi siyasi kriz çıkıyor. Bunun da vatandaş açısından çok fazla bir değeri yok gibi gözüküyor açıkçası. Siyasi krizler gündelik hayatın bir parçası olmuş durumda ve düzen bir şekilde devam ediyor. O parti olmazsa diğeri rant mekanizmasını bir süreliğine kontrol ediyor hepsi bu. Vatandaş değişim söylemine kuşku ve ciddi bir iskonto oranıyla yaklaşıyor.
İşte Türkiye’nin bu ikili rolü de – yani hem bir taraftan kamu reformunu/değişimi gündemde tutan hem de sistemin bir şekilde sigortası olan rolü- KKTC kamuoyunda uzunca süredir bir ikileme yol açmış durumda. Vatandaşlar, siyasi eğilimlerine göre olan biten her kötü şeyden (ya da iyi şeyden) Türkiye’yi sorumlu tutuyorlar. KKTC siyasetinin özgül ağırlığı sıfıra yakın duruyor. Oysa her şeye rağmen ülkeyi yönetecek olan, kamuoyunun karşısına çıkacak, gerekli reformları anlatacak, toplumu değişime razı edecek olan yine siyasi kadrolar. Devlet reformu da dahil her toplumsal değişim projesi siyasi liderler gerektirir. Siyasetin yerini hiç kimse, hiçbir kurum dolduramaz. Türkiye de buna dahil.
Değerlendirme raporunun tüm detaylarını buraya alamadım. TEPAV’ın sitesinde raporun tümünü bulabilirsiniz.
Şu bir gerçek, ne yapacaksak biz yapacağız. Bizim siyasetimizin yerini kimse alamaz, Türkiye dahil…
Sorunlarımızı çözeceksek biz çözeceğiz. Bedel ödeyeceksek de biz ödeyeceğiz. Artık gerçeklerle yüzleşmek zorundayız.
































