“Dünyamızın” Akkule Mahallesi’ndeki iki buçuk kemerli eski Osmanlı hanından bozma evi kadar olan yıllardı… Özgürlüğümüzün sınırları, çevresi iki mil olan Mağusa hisarları içinde biter, sonrası olmazdı…
Daracık sokakların birbirine yaslanmış evleri iç kale duvarlarının yıkılıp sökülen taşlarından yapılır, üzerlerine aralıklarla mertekler konur, boşluklar uzun kamışlarla kapatıldıktan sonra, evlerin damları killi toprakla kapatılırdı…
Yıl 1947’ler miydi? Belki.. O yıl “kış” fena geldiydi… Kırıcı soğuğu bir yana, durmak dinmek bilmez yağmuru ile…
Akkule Mahallesi’nden Cambulat Kapısı ile Aslanlı Kapı ve “Cirit Meydanı”na doğru akan sel suları toprak yolları oyuyordu… Damların oluklarından şelaleler gibi sular akıyor, çoğu evdekileri söküp götürüyordu…
“Gök yarıldı” diyorduk… Ailece, içinde bazen kömür bazen tahta parçaları yaktığımız mangalların etrafına doluşmuş, bu tufanın bitmesini bekliyorduk…
TAM BİR HAFTA: O yıl o yağmur tam bir hafta durmadan yağdıydı… Mağusa surlar içinde “hayat durmuş, nabızlar atmıyordu…” Nenemin dizleri dibinde bilmem kaçıncı kez “Tahir ile Zühre,” “Arzu ile Kamber” masallarını dinlerken, yağmurun avludaki kümeslerin üzerlerindeki tenekeleri döverken çıkardığı bitmez tükenmez o yeknesak seslerin bedenimi saran ürpertilerinde “korkularımı” yaşıyordum…
Ve bir gece olanlar oluverdi… Yağmura dayanamayan toprak damın tam ortasında bir koca delik açıldı. O büyük eski han odası sular içinde kalırken, ilk öğrendiğimiz duayı okumaya başladıktı… “Bismil rahim rahmani rahim…”
Rahmetlik babam madenlerde çalıştıydı. Kısa sürede o deliği kapattıydı ama “içimize yerleşen korkular” hep yaşadılardı…
Hayır, haftalarca yağan yağmurun evlerimizi oturamaz durumlara sokması değildi bizi korkutan… Fukaralıktı! Fukaralığın yarattığı yokluktu! Yokluğun sonucunda hayatlarımızı vuran meşakkatlerdi! Zor olan meşakkatle yaşamaktı!
YAĞMUR DURDU: Bir süre damın tepsermesini bekledikti. Ardından bir araba konno (kil) geldi. Arabacı atları çözdü, bir kenara çekti, sonra bağlandıkları iki oku yukarı kaldırıp arabadaki kili yere döktü. Ertesi sabah mâaile damın üzerindeydik. Kova ile çekilen kili damın kenarlarına koyduk… Artık rahattık. Yağmur yağsa da kili dama yayacak, yarıkları kapatacak, toprak damda bir daha delik açılmayacaktı…
Mağusa surlar içinin insanları doğa ile mücadeleye devam ediyorlardı!
O YILLAR YAĞMUR DAHA ÇOK MU YAĞARDI? Galiba. Her ne kadar yıllar sonra öğrencilere Kıbrıs’ın iklimini, “yazları çok sıcak ve kurak, kışları ise az yağışlı ve ılık, yarı kurak bir adadadır” diye öğretmiş de olsak, biliyorduk ki Kıbrıs kurak bir adaydı…
Ne var ki galiba bugünkü kadar da yağmursuzluk yaşanmıyordu… Bir yağmaya başladı mıydı yukarıda da anlattım, bir hafta yağardı. Mesela 1967’lerde yine öylesi yağmurlar yağdıydı. Öncesinde ve sonraları kaç kez Mağusa’daki “gölün” dolduğunu, suların asfalt yola taştığını hatırlarım…
Fakat 1973 yazında tek damla yağmura hasret kaldığımızı da gördüktü. Kıbrıs’ın en büyük merası olan Muratağa yöresinde otlağa çıkan koyunlar keçiler burunlarını kurumuş otların arasına sokup bir iki yeşil ot bulmaya çalışırlardı…
TÜRKİYE’DEN AKITILACAK SU KADERİMİZİ DEĞİŞTİRECEK Mİ?
Yıllar önce Kuzey’e gelen TC’nin Devlet Su İşleri Müdür Yardımcısı ile Mağusa’da aynı masada yan yana yemeklerimizi yerken, tabii sudan söz ediyorduk. Bana, “bir damla suyu harcamaya hakkınız yoktur” diyordu. Kolakas falan ekmeyecek hatta su tasarrufu nedeniyle patates’i bile yetiştirmeyecek, gerekirse ithal edeceksiniz” diyordu…
Ve ben dayanamadığım yerde, “bu kadar su tasarrufu da çok değil mi” diyerek karşı çıkıyordum…
O yıllardan bu yıllara hep “kuraklıkla” geçen kış mevsimlerini sayarak geldik… Kuyu suları her yıl biraz daha dibe vuruyor. Tuzlanma oranı sürekli artıyor…
Ve geriye iki umut kalıyor: Birisi TC’den borularla akıtılacak su, diğeri Mağusa Lefkoşa gibi Kanalizasyonu olan yörelerde atık suların arıtma tesislerinde yeniden kullanıma dönüştürülmesi…
Gecikme olmazsa bu yıl veya gelecek yıl TC’den KKTC’ye suların akması bekleniyor… Bu konuda çalışmaların yapıldığını da biliyoruz. Mağusa Limanı’ndan sürekli indirilen o devasa su borularını gördükte projenin ne kadar büyük ve ciddi boyutlarda olduğuna bizzat elliyoruz. Azıcık eğilseniz içinde rahatlıkla yürüyebileceğiniz kadar devasa borular…
Eğer gelecek su bu boruların çeperlerini doldura doldura ve yoğunluğunca akacaksa, hani şiirlere şarkılara imge yaptığımız “çağıl çağıl akan sular” anlamı ile gerçek olacak…
Büyük olay diyoruz… Ve Tanrıya yalvarıyoruz. “Bizi suya kavuştur…” Kuraklıktan çatlayan topraklarımız suya doyarken, bereket fışkırsın… Çeşmelerimizden “şırıl şırıl şeker gibi sular aksın…” Ki su gibi aziz olur ve su ile makûs talihimizi yenerken, adada kalıcı barışı sağlayacak “su” çözümün anahtarı olsun. Ve hep birlikte, “bize bu suyu bahşettiğin için şükürler olsun tanrım” diyelim…

Önceki Haber
Sonraki Haber

























