Her pazar sabahı “çan sesleri” ile uyanırdık ama hiç yadırgamazdık. Tam aksine fukara hayatlarımızın rengi ile süsünden sayardık… Bilirdik ki Pazar sabahlarında Mağusa’nın Suriçi’nde, bizim “ayaksereno” dediğimiz Ay. Georgias Xorinos Kilisesi’nde, birisi büyük diğeri küçük iki çanın, aşağıdan elle çekilen iplerle “dan dan” diye çalmaya başlamalarıyla birlikte, Ortodoks Rumların ayinleri de başlamış olurdu…
O gün yalnız Mağusa surlar içinde ikamet eden Rumlar değil, Maraş’taki bazı Rum’lar da ayine katılırlardı. Arabaları Pertev Paşa İlkokulu’na kadar dizi dizi uzanırdı…
Hele Noel’de ve yortularında kalabalık kat kat artardı… Öğlene doğru biten ayinden sonra bazı Rum’lar o yıllarda adına “Çarşı Meydanı” dediğimiz bugünkü Namık Kemal Meydanındaki kemerli kahvehanelerde otururlar, bazıları nargilelerini içerlerken, bazıları da kahvelerini yudumlarlardı…
Ve Türk ahaliden saygı görürlerdi… Belki de “zengin Rum’a yoksul Türk’ün saygısıydı…” Belki eve gelen misafire gösterilen saygıydı… Ne olursa olsun sonuçta insanın insana insanca yaklaşımıydı…
YIL 1950’LER OLMALIYDI. O yılları yaşarken gördüklerimi yazıyorum ya, benim için düşünme fırsatı da oluyor. Mesela düşünüyorum: “Biz ne zaman Rum’un düşmanı olduk ki?” Hiç aklıma gelmiyor. Ki o 1950’ler öncesi ve sonrası yıllarında mesela Mağusa’da Eczacı Andrea Garulla var. Mağusa’nın hem eczacısı hem de doktoru… Her pazar Mağusa Akkule Mahallesi’nde kel Süleyman’ın meyhanesindeki lambalı büyük radyonun sesini sonuna kadar açar, pazar günleri yayınlanan ayinleri adeta tüm Mağusalıya dinletirdi! Kimsenin gıkı çıkmaz, tek fiskelik şikâyet sesi duyulmazdı!
Kİ HATIRLATAYIM: “Her pazar kilisenin çan sesleri ile uyanıp Andrea Garulla’nın radyodaki ayinini işitip, Mağusa ve Maraş’taki Rumları Suriçi’nde adeta “misafirlerimiz” olarak karşılar hatta ikramlarda bulunurken, mesela bizim Akkule mahallesinde hiç mi hiç “ezan sesi” duymazdık.
Çünkü o yıllarda “mikrofon” yoktu. Camide ezan minareden okunurdu. Ne var ki çıkması alabildiğine zor olduğundan genelde caminin ikinci katından okunurdu. Ve ezan sesini ancak meydandaki kahvehanelerle bakkal dükkânlarında bulunanlar işitirlerdi. Bir de meydandaki Türk Gücü Kulübü’nün hanayındakiler…
Buna karşılık çan sesleri Mağusa surlar dışına taşardı… Gocunmazdık, yerinmezdik… Hatta zaman zaman belki “Rumların Paskalyası” dediğimiz Noel günlerinde Ayakserino Kilisesi’ndeki ayine belki merak belki içten gelen samimiyet duygularında, Türk ahaliden de katılanlar olurdu… Bir iki kez ben de katıldıydım o ayinlere… Anlatayım:
TABİİ Kİ BİZİMKİSİ İBADET DEĞİLDİ: Belki “ayinleri nasıldır” sorusundan kaynaklanan cevabı bulmak merakıydı… Belki Cami ile Kiliseyi, Hristiyanlıkla Müslümanlığı veya ibadetlerin nasıl yapıldığını kıyaslamak güdüsüydü… Yahut mesela benim için “masum bir çocukluk” davranışıydı…
Galiba ilkokula gidiyordum. Ayakserino Kilisesi’nin önü mahşeri kalabalıktı. Maraş’tan gelen Rumlar kilisenin iki kanatlı kalın tahta kapısının önünde ikişer üçer sıra oluşturmuşlardı. Kuyruk ön avluda uzayıp gidiyor, kapıdan çıkanlar kadarı içeri giriyorlardı.
Çocuktuk ya… O kalabalığın arasına sıkışıp, sağa sola kayarak kiliseye girdiğimi hatırlarım. O güne kadar görmediğim bir “ışık deryasının” içine düşmüştüm. Yukarıda asılı Ağır avizelerden adeta seller gibi ışıklar akıyordu. Yüzlerce mum yanıyor, kilise kesif bir duman içinde boğuluyordu… Rengârenk ikonlar vardı… Onların Hz. İsa ve Meryem resimleri olduğunu biliyordum. Zaten daha ilkokulda Din Derslerinden öğreniyorduk ki tüm Peygamberler Allah’ın emirlerini insanlara bildirmek için görevlendirilmişlerdir…
Ve şunu da öğretiyorlardı o yıllarda. Ki hâlâ öğrendiğim gibi hatırlıyorum ve aynen aktarıyorum: En son peygamber Hz. Muhammet’tir. En doğru mukaddes kitap ise Kurandır… Fakat Hz. İsa da Musa da İbrahim, Nuh da öteki Allah’ın elçileri de Peygamberdirler…
İLGİNÇ DEĞİL Mİ: Yıl 1950’ler midir? İlkokul öğrencileriyiz. Okulda din dersi görüyoruz dolayısıyla her cuma camiye gitmek zorunluluğumuz var. Ve din dersinde “dinleri, peygamberlerini öğreniyoruz.” Yanı sıra şunu da öğreniyoruz ama: “Tüm dinler de Peygamberler de insanları iyiye doğruya, temizliğe tertibe, çalışmaya yardıma, yöneltmek, öğretmek, alıştırmak için Allah tarafından tayin edilmişlerdir…”
O yıllarda tam da anlattığımca küçücük “dimağımız” düşmanlıklarla değil, “insan ve dinler kardeşliği” ile doluyordu…
Bunun yansıması da küçük bir çocuk olarak Ayakserino Kilisesi’ndeki bir ayine katılabilme olağanlığında ispatını buluyordu.
VE KUYRUKTA İLERLİYORUM: Işık huzmeleri ile devasa mumların çıkardığı islerle kesifleşip boz renkli bir bulut yığınına dönüşmüş havada ilerleyip ayini yöneten Papaz’ın bulunduğu yere geliyor ve sağında solunda yer alan Hz. İsa ile Meryem Ana ikonlarını, benden öncekileri taklit ederek ve aynen ben de dudaklarımı üzerlerine kondurarak öpüyordum. Papazın eli zaten hep öne doğru uzanmış, o ele yapışıp onu da öpüyordum…
Fakat o ağır kokudan, o kalabalıktan, o sürekli bir yerlerden duyulan ayin seslerinden bunalıyordum… Kendimi dışarı attığımda, “amma da zor işmiş diyordum bu ayinleri!” **********
BUGÜN AY. GEORGIOS XORINOS KİLİSESİ’NDE AYİN VARDIR
EOKA’yı Türkler kurmadı! Rum’larla Yunanistan’ın marifetidir. O yıllarda “tethiş” hareketi derdik. Bugün Terör hareketi deniyor. 1954’lerde EOKA harekete geçer. Başlarında Başpiskopos Makarios vardır.
Mağusa’daki Rum ahali evlerini satıp Maraş’a taşınırlar. 1956’lardan sonra da Ayekserino Kilisesi’ndeki ayinler biter, çan sesleri işitilmez olur…
Yukarıda anlattım. Türk halkı olanların farkında bile değildir. Buna karşın bilinen bir hakikat vardır: “Rum Enosis’i gerçekleştirmek istemektedir.” Dolayısıyla Türk halkı iki seçenekle karşı karşıya kalır. Ya Rum’un yanında yer alıp İngiliz sömürgesinden kurtulacak fakat adanın Yunanistan’a ilhak edilmesini de kabul edecektir, yahut İngiliz’in yanında yer alıp adadaki varlığını kaybetmemek için “Enosis’e ve EOKA’ya karşı mücadele edecektir.” Rum’un adayı Türk halkı ile paylaşmak istememesi nedeniyle ikincisini seçer…
…Aradan 59 yıl geçti. Ayekserino Kilisesi’nin ibadete kapanmasının üzerinden de 57 yıl… Bugün işte bu Ayakserino Kilisesi’nde 57 yıl sonra Mağusa Metropoliti Vassilios’un da katılıp yöneteceği bir ayin yapılacak.
İşittiğimde “hiç sorun değildir” dedimdi. Biz çan seslerini işiterek büyüdük. Ki 1957’lerde Rumlar Mağusa’dan ayrılırken lise öğrencisiydim…
O ayinlere de katıldıktı. “Çocuktuk, meraktı” ayrı dava…
VURGULAMAK İSTEDİĞİM ŞUDUR: Bu adada yeniden Türk Rum dostluğu tesis edilmeye, bu tip dini ve kültürel olaylar iki toplumlu aktivite haline getirilmeye çalışılırken barışçı çözüme hizmet edecek arayışların da kapsamındaki adres “Rum’un beynidir!”
Çünkü Türk halkı Rum halkının “düşmanı” değildir. Tam aksine Türk halkına düşman olan bugün bizzat Metropoliti ile Mağusa Surlar içinde ayin düzenleyecek Rum Ortodoks kilisesidir… Ne camidir ki siyasetin s’si bile girmemiştir kapısından ne de Türk halkıdır…
Türkler için tüm dinler de peygamberler de Allah’ındır. Rumların inançları öyle değildir ama: “Kendi dinleri” ötesinde din de yoktur, Allah’ın oğlu dedikleri İsa’dan gayrı peygamber de yoktur… Dolayısıyla saygı duyup adadaki varlıklarına inanacakları Türk de yoktur, Müslüman’la cami de! Eğer barışçı çözüm aranıyorsa önce bu Türk İslam düşmanlığını Rum’un beyninden temizlemek gerekir…

Önceki Haber

























