Ana rahminden kopup gözlerimi dünyaya açarken ağlamaya başladığımın üzerinden iki büyük dünya savaşı, Kore ile Vietnam savaşı, Afganistan savaşı, İran Irak ve ardından Irak’tan kaynaklanarak Ortadoğu’yu saran savaşla dünyanın öteki yörelerinde adlarını nedenlerini unuttuğum savaşlarla şimdilerde elan devam eden İşid belası yanı sıra terör olaylarının da yaşayan canlı tanıklarından bir dünyalı insan da ben oldum… Ki Sürgit İsrail-Filistin savaşlarını saymıyorum çünkü onlar 1947’den beridir devamda!
Ve Kıbrıs! Tutun ki onun da kaderinde 1954’den beridir savaşlarla barışlar arasında gelgitler vardır. Aslında dünya savaşsız da olmuyor terörden de kurtulamıyor! Dahası insan bunu düşündüğünde dünyanın ne demokrasisine inanmak istiyor ne insan haklarına! Sadece insanların hâlâ bunlara ulaşmak için mücadele ettiklerine inanıyor… “Barış ve insan hakları..” İkisini bir yerde göreceğimiz bir dünya… Ki onu gerçekleştirecek “insanlığı da vardır, basiret ve ilmi ile iradesi de.” Ne var ki “eşref’i mahlûkat da olsa insan, bizatihi o da zamanı zemini geldiğinde savaşların ateşlerine düşmekte! Ve yıllarca dantela gibi işlediği “insanlık, demokrasi, barış” gibi asla somuta irca edemediği “değerlerin” nasıl başına yıkıldığını görmekte… Kısaca ne savaşlardan kurtulmak ne asude hayatlar sürmek mümkün olmuyor… Biri bitse bir öteki felâket, dünyanın bir yerinden tıpkı ananın rahminden düşen çocuk gibi yeniden doğmakta… Bu nedenle olmalı çoğu zaman “barış, özgürlük, egemenlik, demokrasi, vatan, millet” derken, aslında ne kadar çaresiz ve korumasız bir dünyada, alın yazımıza mahkûm yaşadığımızı daha iyi anlarım… Kaldı ki insanlar her zaman savaşlara susuzluk çekiyorlar! İşid’e dünyanın her yanından savaş için katılanlara baktıkta söylüyorum bunu.. İşte ispatı diyerek! Yoksa kim istemez “barışçı bir dünyayı.” İstemek yetmiyor ama. Sahiplik konmalı… “Uluslar” öyle doğarlar! Vatanı da uluslarının güvenli yarınları için yaratırlar! O “vatanı” koruyup yaşatmak için de “devleti” kurarlar! Birbirleri ile savaşıyorlarsa bu nedenledir. “Devleti korumak varlıklarını sürdürmek için…
TABİ Kİ Bu “değerleri” biz yaşatırız biz var ederiz! Bu görevleri de devlete yükleriz. Bu nedenle devlet “insanlık” için en yüce mertebedir.. Tabası olan insanlarını en ileri hukuk normları ile sarıp sarmalar, insanlığın bilebildiği en ileri demokratik hukuk kuralları ile güvenceye alır ve onları varlıklarını en iyi sürdürecekleri bir vatanın sınırlarında yaratır… Ki bu devletin öncü insanlara, liderlerine ihtiyacı vardır:
İNSANLIK TARİHİ SAVAŞLAR KADAR LİDERLERLE DE KAİMDİR: Onlar ilkçağlardan beridir vardırlar. İnsanların önlerinde yürürler, önlerinde koştururlar, yönlendirirler yönetirler. Hata yaparlarsa faturasını ağır öderler. Başarılı olurlarsa heykellerini dikerler. Onlar her hal’u kârda iyi veya kötü, başarılı yahut başarısız her zaman tarihte yerlerini almışlardır…
Rahmetlik Denktaş o liderlerden biridir: Yaşadığı sürece Kıbrıs Türk halkının da bu adada en az Rum kadar hakkı hukuku olduğunu savunmuştur. “Devlete” de bu hakkı hukuku çekip almak için inanmıştır. Yazık ki bu mücadelesine bir büyük lidere yakışacak olan tüm toplumun desteğini katamamıştır. Çünkü “hiçbir devrede siyasi partilerin üstünde kalmasına olanak sağlayacak ortamı yaratamamıştır. Dolayısıyle iktidar olduğunda muhalefete, muhalefet iken iktidara karşı mücadele etmek zorunda kalan bir politikacı durumuna düşmüş bu da “liderlik vasfını” sıradan bir “politikacı kimliğine” dönüştürmüştür.. Kendisini bir kez daha rahmetle anarım. Bu vesile ile zaman zaman anlattığı pek çok hatıralarından bir tanesini de ben hatırlatayım: Ki “vatan bildiği, mücadele dediği, uğruna savaş verdiği davanın ne olduğu daha iyi anlaşıla…”
DENKTAŞ MAKARİOS KONUŞMASI: Zaman zaman anlattığı olayı biliyorum ama asıl kendi ağzından olanını bir zamanlar Metin Çetin’in röportaj tadında yayınladığı “Kıbrıs Cumhuriyeti ve Bir Liderin Doğuşu” adlı, adıma da imzaladığı kitabından aktarıyorum. Çetin soruyor Denktaş cevap veriyordu. Mesela Metin Çetin soruyordu: “Makarios’un adaya dönüşü ile 1977 anlaşması arasındaki dönemde Makarios’un tavrı ne idi?
Denktaş: (Özetle aktarıyorum.) Makarios geldi ve devamlı şekilde coğrafi zemine dayalı bir anlaşma olamayacağını tekrarlamaya başladı. Kıbrıs Hükümeti olarak “uzun vadeli mücadele” sloganını ortaya attı. Hiçbir şekilde “istila dediği durumun yasallaşmasına rıza göstermeyeceğini” söylemeye başladı. Hasılı barıştan başka her şeyi söylüyordu. Birkaç kez BM’ler kanalıyla Makarios’la görüşmek istediğimi ilettim Makarios yanaşmadı. Bir gün 1977 veya 1969 sonları olmalı bir Alman Milletvekili bize geldi. Ona da Makarios’la görüşme istediğimi söyledim. Arabuluculuk yaptı ve Makarios görüşmeyi kabul etti. Makarios beni 27 Ocak’ta görebileceğini haber etti. O gün benim doğum günümdü. Lefkoşa Hava Alanındaki BM’ler karargâhına gittim. Beni kabul ettiği odaya girince ayağa kalktı kapıya kadar geldi beni karşıladı. Mütebessimdi ve bana şöyle dedi. “Bugün gazetelerden doğum günün olduğunu öğrendim. Kaç yaşındasın?” “23 yaşındayım” dedim! “Biraz fazla genç değil misin” dedi. 20-23 yaş diyorsun da!” “30 yılı ben saymadım” dedim. Sizinle mücadele ettiğim 30 yıl var ya! Enosise karşı mücadele ettiğim o yıllarımı saymıyorum!…” Sonra şakalaşarak gülüşmüştük…
HAYIR HAZIRCEVAPLIK DEĞİLDİ: Rahmetlik lider Denktaş hazırcevaptı. Fakat o gün Makarios’a “senin enosisinle mücadele ettiğim otuz yılımı yaşadığımdan saymıyorum” derken şaka etmiyordu. O 30 yıl Kıbrıs Türk halkının gerçekten karanlık yıllarıydı. Ta 1950’lerden hatta çok öncelerden daha 2. Dünya savaşının hemen bitiminden başlıyor, 1974’lere kadar geliyordu ki Denktaş’ın otuz yıllık mücadelesi de bu sürecin şah damarında attıydı.
BUGÜNLERE KOLAY GELMEDİK: Kan can verdik. Mal mülk verdik. Kararan yok olan “istikballer” yanan sönen ocaklar tükettik! Tüm bunlar bu adada en az Rum kadar devlet hakkımızın olduğunun ispatını çakan ulusal mücadelemizin sonucuydu. Bedelleri çok ağır ödedik. Hâlâ ödüyoruz.
Fakat: En azından diyoruz. Girit’te olduğu gibi bu kanla canla aldığımız hakları masa başında vermeyelim. Bir daha geri alamayız! Ki Kıbrıs’ı 1878’de bir defa kaybettiydik hâlâ “en azından ve hiç olmazsa Kuzey bizim olsun” diyerek ve kan tere batarak uğraşıyoruz! Kaybetmek kolaydır. Kazanmaktır zor olan…

Önceki Haber
Sonraki Haber

























