Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Hacca gitmeyen padişahlar

“Hali vakti yerinde olan” insanların yaşamlarında en az bir kere Hacca gitmeleri farzdır. İslâmın beş şartından biri hacdır. Hacca Kurban Bayramı’nda gidip kurbanı orada kestirmek kabul görmüş İslâm geleneklerindendir.
Sizin benim “hali vakti” yerinde olup olmadığı yani “zengince” olup olmadığımız tartışılabilir ama bir padişah için böyle bir durum düşünülemez. Padişahın fakiri herhalde söz konusu edilemez. Dolayısıyla her padişahın hac farizasını yerine  getirmesi gerekiyordu. Kaç padişah hacca gitmiştir dersiniz?
1517 yılında Yavuz Sultan Selim, Memlüklerden halifeliği (elbette ki kılıç gücüyle) devraldıktan sonra Osmanlı padişahları, otomatikman “Hac Emiri” de oldular. Hac zamanı Kâbe etrafına toplanan hacı adaylarının saldırıya uğramamsı, başlarına gökten taş veya vinç düşmemesi veya izdihamda yüzlerce Müslüman’ın ölmemesi ve yüzlercesinin de yaralanmaması için tedbir alma sorumluluğu padişahlara aitti. Şimdilerde bu yükümlülüğü Suudi kralları yürütmeye çalışıyor. Onu da beceremiyorlar ya.
Osmanlı İmparatorluk tarihinin en gizemli sorusu hangisidir diye bana sorsanız, şu yanıtı verirdim: “Niçin hiçbir padişah hacca gitmemiştir?” Yavuz Sultan Selim ve Sultan Abdüaziz Mısır’a kadar gittiler ama oradan Kızıl Deniz’i geçip Mekke ve Medine’ye gitmediler.
Padişahlar arasında dünyevi zevklere ve özellikle de içkiye ve eğlenceye düşkün olanlar vardı. Ancak bu yüzden inançlarının zayıf olduğunu iddia etmek doğru olmaz. Padişahların çoğu üç-beş dil bilen aydın kişilerdi. Bu nedenle kimileri şair, kimileri hattat/ressam, kimileri de bestekârdı. Birçoğu da tarikat mensubu mutasavvıf kişilerdi. Dini konuları da bizlerden çok daha iyi biliyorlardı.
Gitmeleri gerektiğini biliyorlardı da niye gitmiyorlardı? Tarihçiler bu soruya yanıt bulmaya çalışırlarken şu bahaneleri ileri sürüyorlar: At sırtında veya at arabasıyla Mekkeye gidip gelmek aylar alıyordu. Başkent bu kadar uzun süre boş bırakılamazdı. Hacdan döndüğü zaman tahtında başka birini oturur bulabilirdi.
Bu gerekçe 19. Yüzyıla kadar geçerli olabilirdi ama 19. Yüzyılda koşullar değişmişti. Bir kere, buharlı gemiler devreye girmişti ve seyahatlar nispeten kolaylaşmıştı. Nitekim Sultan Abdülaziz Mısır’a ve Fransa’ya gemiyle gitmişti. İkincisi, tahta oturma kurallara bağlanmıştı. Artık yetiştiren padişah olamıyordu, en yaşlı şehzade tahta oturuyordu. Nitekim Abdülaziz 46 günlük Avrupa gezisinde oğullarını ve şehzadeleri (ki onlar ağabeyi Sultan Abdulmecit’in oğullarıydı) de yanına almıştı.
Dolayısıyla bu türden gerekçeler günümüz okurunu tatmin etmekten uzaktır. Başka bir nedeni olmalıydı. Bu arada şunu vurgulamak gerekir ki Padişahlar hacca tamamen de bigâne kalmıyorlardı. Hac farizalarını vekâletle ifa ediyorlardı. Anlayacağınız yerlerine birini gönderip vaziyeti idare ediyorlardı.
İşin ilginç yanı da bu duruma kimsesinin ses çıkarmamasıydı. Ne ulema (bilginler), ne fukaha (fakihler), ne ukalâ (akıllılar), ne vükelâ (bakanlar), ne vüzera (vezirler), ne fuzalâ (erdemliler), hatta ne de tellâklar bu duruma karşı ne bir itirazda bulunmuşlar ne de en küçük bir çıtları çıkmıştı. (Durup dururken tellâklar da nerden çıktı diye soracak veya karşı çıkacak olanlara Patrona Halil’i anımsatmak yeter sanırım. Adam hem sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın kafasını kestirdi hem de padişah III. Ahmet’i tahtından etmişti. Tellâk deyip de geçmeyin. İstanbul’un fethinden günümüze kadar Asitane’nin camilerinde tek bir  gün ezan okunmamıştır. Bunun müsebbibi de Patrona Halil idi. Patrona Halil Arnavut olduğu gerekçesiyle isyan bastırıldıktan sonra yeni padişah I. Mahmut Arnavutların tellâklık yapmalarını yasaklamış, hamamlardaki Arnavutların tümünü İstanbul dışına sürmüştü.)
Padişahların hacce gitmeme nedenini, kanımca, sultanların karakterinde aramak gerekir. Her şeyden önce bu insanlar kendilerini herkesten büyük görürler. Krallar arasında kendilerini yarı Tanrı görenler olduğu gibi kanlarının renginin mavi olduğunu iddia edenler de vardı. Osmanlı padişahları kendilerine “Zıll-u-llah” (Allahın yeryüzündeki gölgesi) unvanını layık görmüşlerdi.
Avrupa’nın “hasta adamı” olarak görüldüğü zamanda bile Abdülaziz Paris’te trenden inince III. Napolyon kendisini kucaklamak istemiş ama Abdülaziz elini sıkmakla iktifa etmişti. Hem güzel, hem zeki, hem de kültürlü olan İmparatoriçe Eugenie’den başka kimseye aşırı bir ilgi göstermedi. Padişaha eşlik eden Dışişleri Bakanı Keçecizade Fuat Paşa seyahatla ilgili izlenimlerinde şöyle der: “Padişah hiçbir şeye karşı hayretini, hatta alâkasını göstermedi. Aslında, ruhunda ve kafasında derin izler bıraktığına şüphe duyulmayan hadise ve eserlere karşı bile kayıtsız ve doğal yaklaştı. Hünkâr, şahsına ve sülâlesine has o gurur ve istiğna (Allahtan başka kimsenin minneti altına girmemek, tok gözlülük-BA) ile sakin, vakur ve ciddi idi. Sultan Abdulaziz’in bu tutumu, ev sahibi III. Napolyon’u da şaşırtmıştı.”
Ne var ki padişahların “sülâlesine has o gurur ve istğna” hacda geçerli değildir. Hacda ihrama giren her insan, ister kadın olsun ister erkek, ister efendi olsun ister köle, herkes eşittir. Hiçbir Osmanlı padişahı böyle bir eşitlik durumunu aklının köşesnden bile geçiremezdi. Çaresi de bulundu. Kitabına uyduruldu ve hacca gidilmedi.
Hanedanın hakkını yememek adına şunu not edelim: Birkaç şehzade ve sultan (prenses) hacce gitmişlerdi. 
(Bayramınız kutlu ve mutlu olsun.)