Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Pazar Sohbetimdir: (Politikacı Ve Kendilerine Özgü Politikaları!)

1970’ler dönemiydi. Gazetecilikte yeni yeni palazlanıyordum. Evim işim Mağusa’da olduğu halde bir ayağım Lefkoşa’daydı. Zaten öteden beri söylediğimdir Lefkoşa!  O krallıkta yaşamaz, entel kesimin arasına karışmaz, siyasetin bam telinde çalan politikacılarla yarenlik yapmazsanız nafile!  Hep yarım gazeteci kalırsınız! Hele “cırcır böceği” gibi ötmesini severseniz! (Ne alaka demeyin. Bakın anlatayım.)

       POLİTİKACIYI ANLAMAK: Büyük oranda halkın içinde olmalarına halkın oyunu istemelerine karşın ne sanıldığı kadar “halkçı” ne de sanıldığı kadar “halk” oldulardı. Olmadıklarını aksine çoğu zaman halkın içinde kendilerini çok da yalnız hissettiklerini  ben o yıllarda öğrendiydim. Kimseye kolay kolay güvenmezlerdi. O güvensizliği yenmek için de kendilerinin geliştirdikleri “psikolojik metotlarını” kullanırlardı.                                               Bunu da anlamak çok uzun yıllarımı aldıydı çünkü gerçekten çok girintisi çıkıntısı olmayan düz bir insandım ve kime yaklaşsam ayni gözlükle bakarken ayni dili kullanırdım!                     Oysa Politikacı taifesinin  her zaman ve koşulda anlatacağı çok özel olayı vardı. Fakat bu kendine özgü uslubunu hemen kullanmaz, önce sizin konuşup anlatmanızı beklerlerdi. Tutun ki bu taktik bir taşla iki kuş vurmak gibiydi.. Hem karşısındakine “saygıyla  dinlemesini bilen” imajını çakardı (Ki insanların çok hoşuna giderdi dinlenilmekle ilgilenilmek) hem de şu veya bu şekilde sağladığı bu sempati ile düşüncelerini  öğrenme fırsatı bulurdu!

       Nitekim eğer lafazanlığı severseniz zaten kaşarlanmış bir politikacı sizi yarım saatte çözer, hangi köşe taşına siyediğinizden hangi çiçekten bal almayı sevdiğinize kadar secerenizi kafasına yazardı…                                                               Rahmetlik Denktaş ustasıydı bu oyunun. Gözlerini gözlerinizin içine diker, sizi sabırla dinlerdi. O dinledikçe siz coşar, coştukça atar, tam “kıvama” geldiğinizi sandığınız yerde,   feleğin çemberinden geçmiş o duayen politikacı kimliğini konuşturmaya başlardı!

       Önce sizi “söylediklerinizle” vururdu!

       Çünkü yaşadığı yığınla olay vardı ve her biri kendi siyaset dünyasının kendine özgü hatıralarında ayrı bir öneme sahipti..

       Çünkü siz işitip okuduklarınızı o  gördükleriyle yaşadıklarını anlatırdı!

       Tabi ki rahmetlik Denktaş da olsa bu kadarı da yetmezdi “politikacı” olmak için! Adları ajandalarına girmiş kaç insan varsa hepsinin de ıcığını cıcığını bilirlerdi. Bu nedenle:

       İKİ TİP POLİTİKACI:  Tanıdım!  “Çok az da olsa vatanı milleti için çalışırken, oy kuşkusunu çok da öne çıkarmayan politikacı bir…

       Politikasını “insanlarla uğraşarak” sürdüren “politikacılar” iki!                                                        Bunlar için siyasetin mihenk taşına vuran “politik değer” “benden yana olanlarla olmayanlardı!”  “Olanlardan” her zaman sadakat beklenir, olmayanların da yedi sülalesine varıncaya dek ayazlatılan seceresiyle uğraşılırdı!

       Bunları öğrenmek için yılların geçmesi gerektiydi çünkü “bizatihi politikacının kendisini bile tanımak için parmağımı oynatmaz, izazını ikramını tadarken bile lafazanlık yapmaktan sarfınazar eylemezdim!”

       ÇOK SONRALARI: Allah rahmet eylesin. Meclis’te en uzun süreli milletvekilliği yapmış bir devrelerde çok sık görüşüp konuştuğum bir milletvekilimiz vardı. Bir gün artık konuşa koklaşa birbirimize madik atmayacağımızın güvencesine vardığımızda şöyle dediydi bana:          “Be komprador! Bilir misin? Bir kişi hakkında (muhalif ve muvafık)  ne düşündüğünü, kimden yana olduğunu, nasıl dolaplar çevirdiğini öğrenmek için  ne yaparsın?”

       “Yook” demiştim. “Nereden bilebilirim ben öyle alengirli işleri!” “Bak” demişti bana. “Eğer bir kişi hakkında bilgi toplamak istersen önce kendisini iyi tanıyan  yakınlarından birine yaklaşır,  başlarsın aleyhine atıp tutmaya. Karşındaki bakar ki “sözü edilen kişiyi sen de tutmuyor veya sevmiyorsun;  ne kadar bildiği varsa hepsini ortalara döker, istediğinden alâsını öğrenirsin…”

       HATIRIMA GELDİ: Şair Sadi’nin bir sözü vardır. “Düşmanını yılana sokturt. Eğer yılan başarırsa düşmanından, yok, başaramazsa bu kez yılandan kurtulursun! Her iki halde de sen kazançlı çıkarsın!”

       NEREDEN NEREYE! Geldik! Politikacıları anlatıyorduk ki neler gelmediydi başımıza   onları anlayana dek!  Pekala anladık da değiştik mi? Yahut onlar “deşifre” oluşlarının  bilincine vardılar da “iyi ve güvenilir politikacılar” mı oldular?”

       Ne diyorlardı rahmetli İnönü için: “Kafasında kırk tilki dolaşır ama kuyrukları birbirlerine değmez!”

       DOĞRUYA DOĞRU AMA: Hâlâ minnet ve saygı ile andığım politikacı arkadaşlarım oldu. Bir gün niçin öyle olduklarını adlarıyla yazarım da bir iki sözcükle ifade edeyim.

       Hiç insanlarla uğraşmadılardı! Politikayı “benden olan benden olmayan seviyesizliğine  düşürmedilerdi.”

       Ha ekleyim. Bugünün genç jenerasyon politikacılarını çok tanımıyorum. Fakat şöyle uzaktan bakıyorum ve diyorum ki “yok birbirlerinden farkları!” Mesela:

       11 Şubat 2016’dan beridir Sn. Akıncı’nın müzakereci sıfatıyla hep söyleyeceği, açıklayacağı, yalanlayacağı, sürpriz dedirteceği kendine özel bildikleri ile yaşadıkları olmuştur. Bu nedenle olmalı mesela bana hep şunu dedirtebiliyor.                                                             “Sn. Akıncı bir gün bu müzakerecilik serüveninin keşke bir kitabını yazıp her bir şeyleri anlatsanız. Çünkü sizden öncekiler de  yapmadılar bunu! Hep merak etmeye devam ettik!”

       Demek ki kuşaktan kuşağa değişseler de politikacıların  huyları çok da değişmiyor. Halkın nabzını sürekli ellerinde tutmak için “kendilerine özgü geliştirdikleri politikaların politikacıları” oluyorlar!