Her aramızdan ayrılanla geçmişe dönüp bakıyor, baktıkça da unutulmuş o eski günleri hatırlıyoruz! Bazan hatırlamak istemememize bazen “nasıl unuttum” hayıflanmamıza karşın! Oysa biliyorum: “Hafızai beşer nisyan ile maluldür!”

Öyle bile olsa “hatırlanmak da güzeldir hatırlamak da! Ki kaç yıl geriye gittimdi geçenlerde! Tutun ki elli beş yıl! Ne kadar büyük zaman dilimi olduğunu vurgulamak istediğinizde önüne bir de “tam” kelimesini koyarak “yarım asır” dersiniz!.. O zamanlar liseyi yeni bitirmiş hayatın dikine giderken, bir yandan da kavak yelleri esen kafamla maceralar arıyordum. Yahut çocukluktan kurtulmaya çalışıyordum! O yıllarda liseyi bitiren gençler Türkiye’de istedikleri üniversiteye senetsiz sepetsiz kaydolma hakkına sahiptiler. TC Kıbrıs’taki öğrencilere “kontenjan ayırmıştı buna rağmen o kontenjanları doldurmak bile mümkün olmuyordu!” O kadar azdık! Yahut liseden sonra okumak için Türkiye’deki bir üniversiteye gitmenin parasal faturası o kadar ağırdı! Burs falan yoktu. Zaman zaman Ankara’daki Kıbrıs Türk temsilcilerinin parasız kalan öğrencilere yaptıkları yardımlar vardı hepsi o kadar… Kısaca sınavsız da olsa her isteyen lise mezunu üniversiteye kaydolmak için yollara düşüp Ankara’lara yahut İstanbul’lara gidemezdi. Önce oralarda ser sefil olmamak için geçinebilecek kadar paraya sahip olunması gerekirdi! O para da herkeste yoktu!
UZUN VE MACERALI BİR YOLCULUKTAN SONRA: Yıllarca Türk Gücü Kulübü adına tiyatrolar sahneledikti. Türkiye’de üniversiteye gideceğimiz yıl orada okuyan arkadaşlarla da anlaşarak ve ağabeylerimizin desteğini de alarak ilk kez sahnelediğimiz piyesi kendi adımıza oynadıktı! Dört arkadaş satılan bilet paralarını paylaştıktı! Ben payıma düşen 15 Kıbrıs lirası ile 500 TL satın aldımdı! O zaman 500 TL tutun ki bizi Ankara’da üç ay geçindirecek kadardı!
Ve bir Eylül günü üç Mağusalı arkadaşla Güney’in İskelesinden kalkan Marmara vapuru ile beş gün beş gece Türkiye’nin İskenderun’dan başlayarak hemen her liman kentine uğraya kalka İstanbul’a, oradan da trenle Ankara’ya vardıktı! Yabancıydık, ürkektik, korkak ve ağlamaklıydık! Anıttepe’deki Kıbrıslı öğrenci yurduna yerleştiydik. Akşamları ana baba memleket hasreti çeker, iki haftada Kıbrıs’tan anca gelebilen mektupları hasretle okurduk! Sonra alıştık tabii! Hatta Ankara ikinci sevdiğim kent olduydu Mağusa’dan sonra…
ÜNİVERSİTELİ OLDUKTU! Edebiyat bölümü mü tiyatro mu yoksa felsefe mi derken dil tarih coğrafya fakültesindeki “adının” anlamını bile bilmediğim felsefe bölümüne girdimdi!
Son sınıfta sadece dört öğrenci vardı onların da tümü Kıbrıslı idi! Teoman Ersöz, Mustafa Adaoğlu, Limasollu Özkan ve rahmetli Ahmet Köroğlu… Köroğlu aynı zamanda yurdun da müdürü idi…
Ve biz birinci sınıf öğrencileri ile ikinci üçüncü sınıfları oluşturan Kıbrıslılar çoğu zaman bazı derslerde aynı sınıf odasında buluşurduk. Celal Deygin’den rahmetlik Ali Nesim’lere, sınıf arkadaşım Halil’e falan tutun ki Kıbrıslılar kolonisiydik. Geçtiğimiz günlerde ölen rahmetlik Peyami Gündüz de o arkadaşlarımızdan biriydi.
PEYAMİ GÜNDÜZ: Ne zaman düşünsem güzel giyinmeyi bir yana bırakın, mükemmel giyinen bir Peyami gelir gözlerimin önüne. Her zaman pırıl pırıl ütülü elbiseleri ve her zaman her halde bağlaması müthiş bir becerinin sanatı olmalı kravatı ile… Ağır başlı ciddi insandı. Çok konuşmazdı ama konuştuğunda içinin sevgi dolu insancıl samimiyetinin sıcaklığını hissederdiniz… Aynı kuşağın insanlarıydık. Bir ara Ankara’da Kıbrıs temsilciliğinde de çalıştıydı ve Erenköy’e çıkan üniversitelilerdendi…
BİR MASA ÖYKÜSÜ: Şimdilerde rahatsızlandığı için hastanede yatan bu vesile ile kendisine acil şifalar dilediğim değerli yazarlarımızdan Arslan Mengüç’ün “Anılarda Erenköy” adlı çok değerli iki ciltlik kitapları vardır. Erenköy’e çıkıp çarpışan, şehit olan her bir öğrenci ile teker konuşmuş ve hepsinin anılarını kitabında toplamıştı. Kitabın 484. sayfasında da Peyami Gündüz’ün bir anısı anlatılmaktadır. Olayı kitaptan özetleyerek aktarıyorum:
“Üniversite öğrencileri Erenköy’e çıktıktan sonra birliklere ayrılırlar. Peyami’nin Bölük Komutanı Ertuğrul Hasipoğlu’dur. Aralarında Selçuk Saltuk da vardır. Esas komutanları kod adı Kartal olan bir üsteğmendir! Kaldıkları yerde masa yoktur. Üsteğmen Kartal’a giderler o da çaresizdir! Sorarlar ama: “Komutanım masa bulursak çalalım mı?” Komutan da “çalın” der!
“Ve olanlar olur! Bir gece yarısı komutanın kaldığı yere giderler. İçeride kimseler yoktur masayı çalıp kendi kaldıkları yere getirirler… Ertesi sabah Kartal ve ekibi fellik fellik masayı ararlar ama olayı bildikleri halde mücahitlerden kimseler konuşmadığından bulamazlar.
Aradan uzunca bir zaman geçer. Bir gün, “üsteğmen Kartal bölüğünüze gelerek size yerinde eğitim verecek” haberi ulaşır. Ve Komutan gelir tabi ki Peyami’nin ve arkadaşlarının çaldığı masayı görür ama sadece şöyle bir bakar, tepki göstermez… Ertesi sabah köye dönen komutan kendilerine bir masa gönderir, kendi masasını da geri alır…”
İşte o “geçmişin anıları” dediğimden çıkan yeni yeni hatıralar… İnsanla beraber ulaya ulana yaşarlarken tarih de olurlar, dudaklarda kırık gülümsemeler de! Peyami Gündüz’e Allah’tan rahmet ailesine başsağlığı dilerim.
********
Ve Mustafa Gulle de öldü… (Bir Erenköy hikâyesini de ben yaşadım!)
Mağusamızın Mustafa Gulle’siydi. Doğrusu ya kaya gibi insandı. Yıllarca limanda çalıştı kamyonculuk yaptı. Yürekli adamdı! Her zaman ön safların mücahidi oldu. Onunla da yaşadığım hatıralarım vardı.
Mesela: 1963’ün Kasım ayı idi. Ankara kırcı soğukla birlikte karlarını dökmeye başladıydı ve benim de param karlar tükeniyordu! Öyle mektupla hacı hocalarla Mağusa’daki aileme “para gönderin” haberleri uçursam da biliyordum ki o para bir iki aydan önce elime ulaşmazdı! Son çaresizliğin çaresinde önce İskenderun’a oradan da yük gemisi Tarı vapuru ile Larnaka’ya geldimdi… Galiba aralık ayının başlarıydı. 21 Aralık’ta da Rum saldırıları başladıydı ve tabii Mağusa’da kalebent kaldıktı! Ne içeri ne dışarı!
Üstelik Türkiye’deki üniversitelerde okuyan Kıbrıslı öğrenciler de küme küme Erenköy’e çıkıyorlardı.
İşte rahmetlik Gulle ile bu “Erenköy” nedeniyle tanıştıktı. Gulle dayı Erenköy’e BM’nin gıda yardımını taşırdı. Genellikle un götürürdü. Ben gidemediğim için kendimi suçlu hissediyordum… Bir gün kararımı verdim Gulle dayı ile gidecektim. Nitekim kısa süre sonra kapısına dayandım, “beni de Dillirga’ya üniversiteli arkadaşlarımın yanına götürür müsün” dedim. “Bak demişti bana: Gidene kadar dört yerde Rum ve Yunan askerlerinin yoklama noktaları vardır. Yolunu keserler yoklarlar. İlk üç tanesinden “yardımcımsın” diyerek hadi seni geçireyim. Fakat Dillirga’ya yaklaşınca bir yoklama yeri vardır işte oradan geçebileceğin sözünü sana veremem. Laf dinlemezler sen gençsin alır götürürler, ses çıkaramam” dediydi!
Tabii gidemedikti… Sonraları ve yıllar boyu Gulle dayı ile pek çok sabahlarda Mağusa kahvehanelerinde yarenlik ettikti. Dobracıydı… Sözünü sakınmazdı… 1974’ten sonra bahçecilik de yapmıştı…
Mustafa Gulle’ye de Allah’tan rahmet, ailesine başsağlığı dilerim…
































