Köşe Yazarları

Pazar sohbetimdir: (Osmanlı döneminden bugünlere kadar gelen Kıbrıs’taki Türk ahali)






Kıbrıs Türk halkının çileli sorunları Osmanlı’nın adadan ayrılması ve İngiliz sömürge idaresinin yerini almasıyla birlikte başladı.  1878’de  adanın  sahibi olan Türk halkı  artık “Rum halkının da altında esamesi okunmayan  azınlıktaki bir camaattı!”        Nitekim uzunca süre önce  İngiliz idaresinin adadaki ilk günlerini anlatan bir İngiliz yazarın Türkçeye tercüme edilmiş kitabını okuduydum.  Kıbrıs’ın doğasından insanlarına kadar her bir şeyi anlatıyordu. “İngiliz’den İngiliz,  Ermeni’den Ermeni, Rum’dan Rum” olarak söz ediyordu. Fakat kitapta “Türk” kelimesi yoktu. Sadece bir iki sayfada artık kaçınamayacağı  için yazmış olacak  “Müslüman” kelimesi vardı.  Yani Türk halkı o kadar yalnız, silik ve  kendi kabuğu içine kıvrık gösteriliyordu! Gözlere bile batmaz, nasılsa Kıbrıs’ın esas halkı olan Rum ve İngilizlerle diğer Hristiyanların arasında sözü bile edilemeyecek yalnızlığında hayatını sürdüren azınlıktaki cemaat olarak işaretlenirdi!    Fakat işte bu kadersizlikle Türkiye’sizliğe karşın,  Kıbrıs Türk halkı dilini de yaşattı dinini de.  Gelenek göreneklerini de… Çünkü Osmanlı dönemi Kıbrıs’ında insanı şaşırtacak kadar bir  “kültür düzeyi” ile Kıbrıs gibi bir adanın çapını aşacak “sanat ve zanaatı ile ticaret potansiyeli vardı.”
KIBRIS’TA OSMANLI İZLERİ: Bu konuda  kendi cemaat çapımız söz konusu olduğu için “çok” diyebileceğim araştırma kitapları yayınlandı. Mesela bir tanesi  Galeri Kültür Yayınları”  serisinden Türkçe’ye tercüme edilip  yayınlanmış “Kıbrıs’ın El Kitabı”dır. “Samtay Vakfı”  da Rahmetli Suna Atun ve Bülent Feyzioğlu imzalı kitapları ile Osmanlı dönemi edebiyatına ait türlü çeşitli kitaplar yayınladılardı ki şiirlerinden, hikâyelerinden  romanlarına kadar… Mesela elan Harid Fedai pirimiz de Osmanlı dönemine ait çok değerli araştırmaları ile belgeler kitaplar yayınlamaktadır…  Kısaca Kıbrıs Türk halkı mantar gibi yaşamamış, Osmanlı döneminden  başlayarak bugünlere kadar uzanan  süreçte her zaman  azınlıktaki bir cemaat olmasına karşın yazmış, yaratmış, üretmiş, eserler meydana getirmiştir.
Tabii böylesi bir harsı olan  toplum ne kimliğini unutur  ne de nereden gelip nereye gitmesi gerektiğini…  Zaten “vatan millet” kelimeleri ile anlamlaşan “aidiyet” duyguları  da bu bilinci çakmıyor mu? Yoksa asırlar sonra adada bir Türk varlığı mı kalırdı eğer mayasına karakteristik  özelliklerini öldürmeden yaşatacak  o “kültür”  dediğimiz can suyunu akıtmasaydı!
Konuyla ilgili kitapları başucumda tutarım. Eskisi kadar değilse de merak ettikçe sayfalarını çevirir okurum. Bu kitaplardan birisi “Kıbrıs’ta Osmanlılar” adlı Prof. Dr. M. Akif Erdoğdu’nun kitabıdır. Osmanlı fethinden sonra Anadolu’dan adaya hangi  aileler hangi yörelerden, kaç kişi ve hangi araç gereçleri ile geldilerdi; belgeleri ile kitapta yazmaktadır. İş yerleri, dükkânlar, esnaf ve zanaatkârlar anlatılmaktadır… Mesela Lefkoşa’da 60’ın üzerinde iş yeri vardı ki okudukça çeşitliliklerine hayret edersiniz…  Elimde bu konuda yayınlanmış bir son kitap var. İleride “Kıbrıs’ta Osmanlı İzleri” adlı bu kitaptan söz edeceğim. Kitabın asıl değerli olan yanı hem Türkçe hem de İngilizce olarak yayınlanmasıdır. Bu özelliğiyle  dışımızdaki yabancı araştırmacı yahut meraklılarına da  “Osmanlı dönemi Kıbrıs”ını okuyup bilgi edinme fırsatı veriyor.          Kitap Aralık 2014’te basıldı. Yazarı Ali Eftal Özkul. Kendisi Mağusa doğumlu. Şu anda Yakın Doğu Üniversitesi’nde öğretim görevlisi. Zaman zaman  bu kitabın sayfalarını karıştırır okurum. Mesela kitapta Rum-Türk evliliklerinden miras sorunlarına kadar olagelen  ilişkileri anlatılır.  Yahut bir  bakarsınız   bulundukları yöreleri ile birlikte    tüm Kıbrıs’taki “kahvehanelerin”  bircik bircik listesi verilmiş. Veya  gümrüğe getirilen “yapağıların” miktarları, alınan vergileri listeler halinde uzamakta. Hatta “develerle” ilgili  bilgiler var ki “beslenme değerlerinin” parasal hesabı verilmekte.  Kıbrıs’ta yabancı ülke konsoloslukların adları bile sıralanmaktadır.
KISACA: Anlıyorsunuz ki Kıbrıs adası Osmanlı döneminde iddia edildiği ve bizi de bu konuda zaman zaman yanılttığınca ne “boştur ne koftur.” Aksine her yönü ile  derli toplu düzenlerin adasıdır…
FAKAT: Bir başka gerçek şudur. 1878’den sonra artık Türk ahali için böylesi bir düzen söz konusu değildir. Türk halkı gitgide Rum halkının bir alt kümesi durumuna gelir.  Ve gitgide  Rum sermayesinin hizmetkârı durumuna düşerken,   bir yandan da alnına bugünlere kadar gelecek kaderinin  yazısını kazır! Ki bu süre 1974’e kadar meşakkat, zulüm yılları olarak yansır…  
Not:  Tabi ki amacımız iddiasına çakılı tarih dersi vermek değildir. Zaten bu haddimiz olamaz!  Söylemek istediğimiz şudur. Rum’un asırlardır yok saymaya çalıştığı Türk halkı aslında Osmanlı egemenliği içinde bile tek bir köyün Rumca adını değiştirmeyen,  tek bir Rum’un dinine diline karışmayan, adadaki Türk halkını çoğaltıp Rum halkını  etkisizleştirip silik hale getirmeyi düşünmeyen  bir Osmanlı idaresinin asıl sahipleriydi ama hiç kendinden ötesi halkları ezmek düşüncesinde bir ada egemenliğine  soyunmadıydı…  Yani hiçbir devrede “Rum halkı gibi saldırgan ve şoven  olmadı!






Başa dön tuşu