Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Pazar sohbetimdir: (Karakol kampındaki Çanakkale esirleri)

 

Hatıralarımız değişmez belki. Fakat biz yaşadıklarımızı değiştiremeden gelip geçerken “köşemizden” zamanlar, okuyucularımız değişir… Ve görevimiz olmasa da sırası geldi mi “onlar için de anlatır onlar için de yazarız…” Tarihe mal olmuş olayları” paylaşmak güzeldir… Bu nedenle zamanı zemini uygun düştüğünde geçmişte mesela Bozkurt, Halkın Sesi ve öteki bazı gazetelerde yazdıklarımı yeniden yazarım. Yok, alıp “yapıştırmam!” Çünkü ne bir arşivim vardır ne de öylesi bir sistematik çalışmam. Yazdığım her yazı sekiz saatte eskir, unuturum…” Hatıralar yaşar ama kafamda…” İşte onlardan biri: ÇANAKKALE ESİRLERİ İLE NE ZAMAN TANIŞTIM: Geçen hafta 18 Mart 1915 Çanakkale Savaşlarının yüzüncü yılı törenleri gerçekleştirildiydi Türkiye’de. Anladığımca ilk kez bu kadar görkemli olduydu bu törenler… Yeni yetişen kuşağı bilmiyorum ama bizim kuşak için Çanakkale Savaşlarının çok özel bir yeri vardır. Çünkü o savaş sırasında ve sonrasında İngilizlere esir düşen Türk askerlerinin bir kısmını Mağusa’da Karakol Kampına getirdilerdi. Anaokuluna yeni başladığımda hem bu “esirlerle” ilgili anlatılanları işitirdim hem de iki buçuk kemerli Akkule Mahallesi’ndeki uzun sündürmeli evimizde avlunun bir köşesindeki barakaya girer, dedemin bir ömür şuradan buradan topladığı alet edevatlarını karıştırırdım. Tavla kutusuna, dama taşlarına, irili ufaklı taneleri ile türlü çeşitli tespihlere, tahtadan oyma kaplara ilk kez işte bu barakada ellediydim. Dedem arkamdan kovalasa da sık sık o barakaya girer “oyuncak” niyetine oynardım onlarla…
SONRA ÖĞRENDİM. Meğer oyuncak niyetine oynadığım o objeler Birinci Dünya Savaşından sonra Çanakkale savaşları sırasında İngiliz’e esir düşüp Karakol’daki esir kampına getirilen Türk askerleri tarafından yapılmışlardı. Savaşın sona ermesinden sonra da esaretleri devam eden bu askerler yumuşayan ortamlardan dolayı zaman zaman Mağusa Suriçi’ne gelirler bu yaptıkları eşyaları satarlarmış. İşte Çanakkale esirleri ile ilk kez o sattıkları tavlaları, damaları, tahtadan kap kacakları nedeniyle tanıştıydım… Ki hemen her yerde babalarımız, dedelerimiz tarafından efsane gibi anlatılırlardı…
BABAM ANLATIYOR: Teamüldür. “Büyükler hep küçüklere anlatırlar…” Anlata yaza geçen ömürlerle yoğrulan hatıralar, sonunda bir de bakmışsınız ki kısa yahut uzun, önemli yahut basit de olsalar, gelecek nesillere miras kalmışlar.. Nitekim yetişirken, Babam, yakınlarım anlatırlar ben de dinlerdim… Onların anlattıklarıdır benim de anlattıklarım… Mesela: Esir kampında ölenleri şimdi “Çanakkale Şehitliği” olarak bilinen mezarlığa gömerlerdi. Babama göre İngiliz askerleri kontrolünde bazen ardı ardına üç dört tabutu Karakol kampından çıkarırlardı.. Şimdi “Aşıklar Yolu” olarak bilinen hendeğin üst başından yürürler, İtimat Taksi Yazıhanesinin bulunduğu yerden “kendilerine ayrılan” bugünkü Çanakkale Şehitliğine gömerlerdi ölülerini…
Kamptan mezarlığa kadar ilahiler okuyarak yürürlerdi. Sonradan öğrendikti. Bazıları kendi mezar taşları bile kendileri yontmuş, kendileri yapmıştı. Yanılmıyorsam sadece Çanakkale’den değil, Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı’nda İngilizlerle savaşmak zorunda kaldığı öteki Ortadoğu ülkelerinden de esir düşen Mehmetçiklerden bazıları Karakol kampına getirildilerdi…
Savaşın sonunda koşulları değişmiş esirlik hayatında yumuşamalar olmuştu. Hatta 1. savaş bittiğinde bazıları geri dönmemiş, Kıbrıs’ta kalıp evlilikler de yapmışlardı. Bunların arasında tanıdıklarımız vardı.
Ancak. Birinci Dünya Savaşı sadece ölümlerle esaretleri getirmediydi… Açlığı da getirdiydi hem de ne açlık! Ki sivil insanlar savaşlarda değil açlıktan ölüyorlardı. Nitekim bu olayları her anlattığında gözleri yaşarır, ağladığını belli etmemek için başını çevirirdi rahmetlik pederim Nidai.
SIÇANLI EKMEK. Yeni yetişiyordum diyordu pederim. İş yok güç yok! Nerede taşınacak bir “ yük” bulsam altına girer karşılığında bir ekmek alırdım belki!
Şimdi Mağusa’da surlar dışındaki liman yolunda Devrim’in oteli vardır ya. Orası daha 1974’lere kadar benim de hatırladığımca İngiliz’den kalma ekmek fırını idi… Babam 1. dünya savaşında ve az sonrasında o fırında çalışır, sırtına attıkları küfelerle askeri kamyonlara ekmek taşırdı… O ekmekler ya askerlere yahut Çanakkale şehitlerine giderdi… Peder anlatıyor:
“Fırının etrafında onlarca aç insan sabahtan akşama kadar bir somun ekmek için bekleşirlerdi. Ya görevli İngiliz subayı insafa gelir üç dört somun fırlatırdı, kapar evlerine götürürler yahut da fırsatını bulurlarsa çalalardı! Hiç unutmadım diyor pederim. Zaman zaman silkinerek sırtımdaki ekmek dolu küfeyi sallar, yere üç beş ekmek düşürürdüm… Bekleşen aç insanlar hemen kaparlardı o ekmekleri… Bir gün yine küfeyi salladım bir iki ekmek düşürdüm ki görevli İngiliz subayı beni gördü. Yanıma geldi önce tokatladı sonra da sırtımdaki küfeyi çekip aldıktan sonra beni kovdu! Ekmek aslanın ağzındaydı!”
“Ekmek fırınında hep Rumlar çalışıyorlardı. Bir gün yine fırına salınacak ekmeklerin pişmesini bekleyeceğim, baktım Rum fırıncı fırının içinde kavrulmuş kedi kadar bir sıçanı çekip almadan üzerine ekmek hamurunu atmış! Fırına salınan o ekmekler Karakoldaki Çanakkale Esirlerine gidecek olan ekmeklerdi!”      Rum için Türk öylesi nefret ve düşmanlığın hamurunda yoğrulduydu işte! Tarifi mümkün değil!
BİZİM İÇİN ÇANAKKALE ESİRLERİ: Galiba o Birinci ve sonrası İkinci Dünya Savaşlarında “esirlerle” “yerli halk” arasında var olan tek ortak nokta “onların içeride, halkın dışarıda” olmalarıydı!
Açlık sefalet yine ayniydi! Sivrisinekler, yılanlar akrepler için esir olanlarla olmayanlar ayırımı yoktu!
Sıtma, trahom, kolera tüm Kıbrıs’ta yaşayanların vazgeçilmez hastalıklarıydı!
Ve üstüne üstlük savaş! Tabii orada yaşayan esirlerin şarkıları da vardı… Bir tanesi dillerden dillere söylenip terennüm edilirken bana kadar geldiydi: “Dertli kaval gönlüm gibi inle dur. Yüreğimin sızısını unuttur…” Ağıt gibi bir türküydü…
MEZARLIĞI TEMİZLERDİK: 1954’lerde mezarlığın hemen yanında Namık kemal Lisesi kurulduktan sonra Çanakkale şehitliğinin temizlik ve tertibini periyodik aralıklarla biz öğrenciler yapardık… Sonraları TC’nin de katkıları ile oraya hem anıt dikildiydi hem de Mezarlar yeniden restore edildilerdi…
Tabii hatırlatalım. Bugün Gülseren kampı olarak da bilinen askeri kamp sonraları Yahudi esirler için kullanıldıydı.
Kısaca “Karakol kampı” tarihin en kanlı savaşları ile Yahudi tarihine damgasını vuran olayların tanığı olduydu. Sonuncusunu 1974 Barış Harekâtı ile yaşadıydık. Umut edelim ki bir gün “düşmanlıkların” sona ereceği adada askeri Karakol kampının da kaderi değişir. Orası barışın, dostluğun yeşerdiği bir “lalezar” olur…
Çanakkale şehitlerimizi rahmet ve sevgi ile anarız…