Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Pazar sohbetimdir: (Geçmişten bugünlere yaşadığımız bir beyaz karanfil kadar saf sevgiler!)

Hiç “nefret” olmasaydı! Azade olsaydı duygulardan haset ve kin! Kimseler tanımasaydı “düşmanlıkla düşmanlığı!” Ve geriye tek bir duygu kalsaydı: “Sevgi ile sevgiler…” “Ve sevgililer!” Öylesi bir dünya düşünmek bile insanın içini ısıtıyor! Severlerken insanlar birbirlerini, tanımadıkları için ne savaşsınlardı ne de öldürüp yok etmesinlerdi insanlığı! İşte size cennet! DÜN Sevgililer Günü’ydü. Her ne kadar “Sevgililer Günü” diye diye bir “pazarlama metaı” haline getirildiyse de “sevgiler,” tutun ki yine de sevenler sevilenler için uçma günü işte…

Üstelik büyük olay olmalı. Çünkü dün “sevenlerle sevilenler”, “sevildikleri için sevişenler” tüm dünyayı saracak kadar büyük “sevgi ağları” ördüler! İçinde ne düşmanlık vardı ne de kin! Ne ırkçılık vardı ne savaş! Allah’ın Adem ile Havva’dan bu yana insana bahşettiği en büyük beşeri duygu vardı: “Sevgi…”
Yazık ki üç yüz altmış günde sadece “bir gün!” Sonrası yaşandıkça nefretlerle düşmanlıklar, kinlerle kıskançlıklar, Nuh tufanı!
Ne ki kurtarılan o “bir tek gün” de olsa, değer doğrusu!
GENÇLİĞİMİN SEVGİLERİ: Yazımı tuşlarken düşündüm: “Sahi neydi 1940’larda sevgi ile sevgili? Bugünkü gibi değildi tabi! Çoğu zaman “azaptı” bazen “korku! Hep “vuslattı! Leyla ile Mecnun’du bazen! Yahut Tahir ile Zühre! Sonra sonra tutun ki Romeo ile Juliet!
Nitekim Juliet de evinin balkonuna çıkar, aşağıda kendisine gitarı ile aryalar söyleyen Romeo’ya seslenirdi:
“Romeo bana aşkını ilân et!” Romeo cevap verirdi. “İlân olsun!”
Hey gidi yıllar: Sevdiğimiz kızları görmek için mahallelerde dolanır ne var ki ayni yoldan iki kez geçtik mi mahalle sakinlerinden büyüklerimiz önümüzü keserek sorarlardı: “Ne var ne geçen bu yoldan?” Korkudan dizlerimizin bağı çözülürken kem küm eder, suçüstünde yakalanmışlığımızın pişmanlığında yüzümüz allar keserken “ucuz atlattık” şükründe uzaklaşırdık!
Yine vuslata kaldı derdik sevgilinin gül cemalini görmek! Ve vururduk kendimizi şarkılara: “Göster cemalini görmeye geldim…”
ZORDU SEVMEK ZOR! Öyle şimdilerde olduğu kadar rahat değildi gençler… Sevmenin de sevişmenin de bir adabı, mahremiyeti, saygısı ve “ruhu” vardı.     Hele o “ruh!” Kız için de erkek için de nasılsa ve hiç değişmeyen anlatımlarda “inceydi!” “Ben ince ruhluyum” demek “insanım” demekti! Hassasiyet, duygusallık, vefa demekti…
Ve hemen hepimiz de “ince ruhluyduk” vesselam!
Ben “pencere aşkı” derdim o dönemlere. Ya sevdiklerimizle sinema köşelerinde bakışırdık uzaktan uzağa yahut yollarda bellerde rast gele görürdük birbirimizi kalplerimiz çarpa çarpa. Asıl “platonik” aşk işte o uzaktan uzağa yaşatılan “pencere aşklarıydı…”
SONRA NAMIK KEMAL LİSESİ KURULDU: Kız erkek birlikte okurduk. Adada ilkti. O zaman birbirimizi daha iyi tanıdıktı. Arkadaşça konuşurduk, sevmiş sevilmiş olsak bile arkadaşça sever sevilirdik!
VE ONLARCA SEVGİLİM VARDI: Öylesi zamanda öylesi ortamlarda “olamaz” demeyin! Aşktan “yanıp tutuşup kül olanlar” o aşık oldukları kızlara gönderdikleri mektupları bana yazdırırlardı! Ve ben kendimi bir tiyatro oyuncusu gibi o arkadaşlarımın duygulu aşklarına motive eder, “sırılsıklam aşık havalarında “hayalimdeki sevgiliye” yazarcasına mektuplar yazar, sırada hangi arkadaşsa onun eline tut eder, ertesi gün de heyecanla sorardım: “Verdin mi mektubu!” “Verdim derdi” ama çoğu zaman cevabı gelmezdi! Sevmek aşık olmak bile “namustu!” Bir kızın mektup yazması ise namussuzluktu!


Kısaca zordu sevmek… Buna karşın hep “aşık” olur, “aşkla yaşardık!” Severdik “aşık olmayı.” Galiba aşık olup da görmediğimiz karşılıklar nedeniyle “acı çekmeyi” de severdik!
ZATEN “ACIYDI” HAYATLARIMIZ Hep yazarım: Fukaralık vururdu, yokluklar! Sonra karmakarışıktı kafalar: Daha Ortaokul sıralarında düştüydük yollara: “Ya taksim ölüm” sesleriyle! Hâlâ o yollardan dönemedik evlerimize! Hâlâ çözüm arıyoruz! En güzel günlerimiz nöbetlerle geçti mevzilerde! “Geleceklerimizi” yedik çatışmalarla geçen zamanlarda! Göç yollarında savrulurken fırsat mı kalırdı “sevmeye?”      Yine de o fırsatı bulduydum ama: “Eşimi” işte öylesi badireler içinde seçtim ve sevdim… Hani bir yastıkta kocasınlar denir ya… Tam kırk yedi yıl oldu, vallahi bir yastıkta yaşlandık sevgilerin yücesinde…
DÜN SEVGİLİLER GÜNÜYDÜ: Gençleri severim. Hayat doludurlar. Belki dillerini anlayamıyorum! Neden niçin böyle konuşurlar! Tek bir cümleyi bile bitirmeden iki üç kelimede her bir şeyleri anlatıyorlar. Anlamasam da anlamış gibi yapıyorum işte!
Tabi ki dünkü “Sevgililer Günü” genci yaşlısı ile tüm insanların “günüydü.” Fakat illa da gençler. Bizim için o çok eskilerde kalmışlığında sevdiğimiz kızın elini sıkmak bile heyecan vericiydi.         Şimdi gençler birbirlerini öpüp koklayabiliyorlar. “Aşkım” diyorlar birbirlerine!        Bizse “hanım” derdik yahut “efendi.”     Onlar karar verdiler mi dünürcülükten önce el ele tutuşup ana babalarına koşuyorlar: “Biz evleniyoruz” demek için.            Bizse öncesi sevgileri de yaşamış olsak dünürcülükle evlenirdik, birbirimizi sanki hiç görüp tanımamış hallerinde!
FAKAT: Şu sevdiğim gençler! Birbirlerine aşkım diyenler! Neden hemen evleniyor, hemen ayrılıyorlar? Hem de sevgilerin aşkların en büyüğünü yaşarlarken! Yazık diyorum.
Ve ekliyorum. “sadece sevgilerin olduğu bir dünya var mı acaba bu kâinatta?” Belki de… İnşallah bir gün bu dünyayı da sadece sevgililerin sevgilerinde büyüyen bir cennet yaparlar. Hem de aşkla!