GAZETE GİBİSİ YOKTUR: Her halde statükocu oluşumuzdandır. Yahut koca bir ömrü geçirirken, artık bizim kadar eskimiş olmasına karşılık, üzerimizden sıyırıp atamadığımız elbiselerimiz gibi beyin hücrelerimize yerleşip kalmış alışkanlıklarımızdır. Doğrusu şu ki “yeniliklere” çok da açık değiliz! Hem “anlamadığımızdan” hem anlamış olsak da uygulama söz konusu olduğunda zorlandığımızdan.. Bu nedenle adına “sosyal medya” denen, gerçekte “feyisbuk”la kilitlenen hayatların insanı olamıyoruz.. Hatta “gazete sayfaları gibisi tutku mu olabilir” saplantısında hayıflanıyoruz da.. Şöyle ki sabah bir oturuyorsunuz yazmaya, tutun ki üç dört saat… Beyniniz donma noktasına geldiğinde yorgun ve beyhut düşen bedeninizin sızlayan kaslarının çığlıklarını duyarsınız…
SONRA: Bir bakarsınız feyisbuka, sizin üç dört saatte türlü çeşitli araştırmalarla notlarınız yardımlarında yazdıklarınıza nanik çeken iki üç kelimelik çiziştirme “makbulat” olmuş! Ki “beğenmeler,” “yorumlar,” “paylaşımlar” derken, alkışlar, yahut “meydana düşen kurtulmaz seng’i hezimetten” kaderinde yergilerle yargılamalar…
Sonra kırık bir dudak kıvrıntısında “köşenizdeki” üç dört saatlik çalışmanızın sonucu olan yazınıza döner dalgın dalgın bakarsınız! Okumadan, hatta düşünmeden… Yalnızlığınızın bilinmezliğinde bir siz bir de “o” vardır. Bir süre anlamsızlığın boşluğunda bakışırsınız.. Buraya kadar dersiniz.. Yeni bir gün için bir başka yeni olması gereken “yazınızı” hazırlamak için yeni bir arayışa başlarsınız… Ve yılların geçişi içinde bilirsiniz ki “her şey bittiği yerde” yine başlar! “SOSYAL MEDYA” ÖYLE Mİ YA? İsterseniz “rüzgâr gülü” gibi esen havalarla döner, isterseniz inadına duruşlarda ve çatlatırcasına “ben buyum” da dersiniz.. Sadece üç dört kelime yeter! Bir bakarsınız ki o üç dört kelimelik vurgunuzun arkasından “tık, tık, tık,” sesleriyle oluşmuş bir kuyruk! Hemen orada sıcağı sıcağına sorun ya çözülmüş ya düğümlenmiş! Veya beğenilmiş yahut telin edilmiş! Sonuçta şunu da öğrenirsiniz: PAYLAŞMAYI BİLMEZLERMİŞ: Meğer insanlar eskiden paylaşmasını bilmezlermiş! Bu nedenle Kıbrıs Türk halkı çok şeyler kaybetmiş! Oysa bugün öyle mi ya?” Bakın nasılmış? (Bunu anlatan hem entelektüel hem de politikacı kimliği ile tutun ki genç kuşağın temsilcilerinden bir arkadaş.. Önce yazdığım adını sonra sildim. Çünkü biliyorum. Öylesi donanımlı insanlar büyük olması gereken iddiaları üç dört kelimeyle basite indirip düşünce kısırlığında heyamola çekmezler. Zaten ben de “sosyal medya ile gazeteler” derken bu iddiadan çıkıyorum yola. Gelelim arkadaşın üç dört kelimelik vurgulamasına: (Küçük bir kız öğrencinin babasına seslenmesinden aktarıyor şu cümleyi:) “Paylaşmak ne güzel baba..” Ve ekliyor: “Keşke bizim nesli de ayni eğitimden geçirseler. Fena halde ihtiyacımız var. Ne de olsa biz, ‘top benimdir, seni oynatmam çocuklarıyız!”
İşte dört beş kelimeyle çiziştirilirken mahkûm edilen geçmişin eğitim sistemi! Ki orada “at at” da vardı.. “Topu at, al Ali topu al” da vardı…
FAKAT. Hümanist olduğuna inandığım böylesi “donanımlı” politikacımız da günü geldiğinde o geçmişe dönüp bakarken kendi değer yargılarından değil, o yargıları sistemli şekilde toplum katlarına enjekte edenlerin gözlükleri ile bakabiliyor olaylara. Ki artık Kıbrıs Türk halkının geçmişi “bazıları” dediğimiz insanların gözlerinde bir septik kuyusundan farklı değildir! Mesela onlar için TMT faşist bir örgüttü! Kıbrıs Cumhuriyetini yıkan Türklerdi! Türk liderleri sadece korku saldılardı! Pek çok masum Türk “teşkilat” adına kurşunlanarak öldürüldüydü! 1974 Barış harekâtı büyük yanlıştı! Türkiye Kıbrıs Türk halkını hem sömürmüş elan sömürmekteydi!..
Böylesi bir toplumun eğitim öğrenimi ne olabilirdi ki? İşte bunu da yakın dönemlerin yetişmiş genç politikacısı üç dört kelime ile özetledi.. “Paylaşmasını bilmeyen bir toplum!” Oysa şimdi öyle mi ya! Bakın nesil nasıl değişiyor. Diyor ki küçük kız, “paylaşmak ne güzeldir baba..”
OYSA ÖMRÜMÜZ PAYLAŞMAKLA GEÇTİ. Biz 2. Dünya Savaşı kuşağıyız. Fukaralığı paylaşarak büyüdük.. Biz eğitime susamış kuşağın öğrencileriydik. Türkiye’nin kültür yardımlarını, kurduğu okulları, gönderdiği öğretmenleri, kitapları defterleri paylaşarak büyüdük.
Biz İngiliz sömürge dönemlerinin kuşağıyız. O sömürge idaresine kaldırılan başları, yapılan mücadeleleri paylaşarak büyüdük.
Biz Rum saldırıları ile savrulan kayıp yılların kuşağıyız. O saldırılara karşı durmak için birlik beraberliği, vatanı korumak için mevzilerde sırayla nöbet tutmayı paylaşarak geldik bugünlere.
Biz köylerde “imece” nedir biliyorduk. Kentlerde dayanışma nedir bildiğimizce. Yardımlaşmayı paylaşarak yarattık. Biz 1974’lere kadar ölümleri, meşakkatı, göç yollarını paylaşa paylaşa geldik bugünlere. “Paylaşmak nedir çok ama çok iyi biliyoruz..
YOK! Saygı duyduğum genç arkadaşa değildir laflarım.. Sadece bir vesile yarattım kendimce. Çünkü ben kavgalı değilim geçmişimle. Aksine dönüp baktıkça gurur duyarım. Otuz beş yıl öğretmenlik yaptım. O küçük öğrencilerimle terimi, kanımı, canımı paylaştım… Bu nedenle bilirim nedir paylaşım…
NEREDE KALMIŞTIK. İşte “paylaşım” üzerine bir “gazete yazısı!” Alın dört beş kelime ile koyun feyisbuka! Anlatabilir misiniz “paylaşımı?” Dahası Kıbrıs Türk halkının geçmişini, bugününü, geleceklerini… İşte bunu söylemek istedim.. En azından diyorum, gurur duymasak da geçmişimizle, çok da insafsız davranmayalım.

Önceki Haber
Sonraki Haber

























