KÖŞEMDEN:
“Siyasi çözümsüzlük” devam ettikçe biz de yazmaya devam edeceğiz.. Bıkıp usansak da!
Buna karşın soracağız da: “Ne anlıyoruz siyasi çözümden?” Federasyon şemsiyesi altında Türk Rum ortaklığı mı? Nasıl federasyon? Gevşek mi katı mı?
Konfederal mi yalın sistemiyle federasyon mu?
Yoksa adada sınırlarıyla belirlenmiş iki ayrı Türk Rum devleti mi? *****
Tutun ki bir gün aklımızı karıştırırken çıkartacakmış gibi canımızı, boğacakmış gibi boğazımızı sıkan ve “belki bir gün şu veya bu şekilde gerçekleşir” umudu sürdürülen bir “federal sistem” oluşturduk. Sormaz mısınız ama: Nasıl bir federal sistem?
“Çoğunlukla azınlığa” dayalı mı yoksa “siyasi eşitlikli” mi?
İki Federe “kanat” hangi yetkilere sahip olacak hangilerinde olmayacak?
Federal sistem olacaksa “Merkezi Hükümet” nasıl olacak?”
Kıbrıs Cumhuriyetinde olduğu gibi Yönetim kadrolarında kamu görevlerinde yüzde yetmiş ile otuz oranında azınlık çoğunluk mu esas alınacak?
Federal Devletin yönetim mekanizması nasıl oluşacak?
Rum ve Türklerden oluşan Meclis nüfus oranına göre mi yoksa siyasi eşitlik gözetilerek mi kurulacak?
Senato da olacak mı?
Bakanlıklar nasıl dağıtılacak? Dış ilişkiler de Türk Rum tarafları kendi içlerinde ne kadar özgür ve egemen kararlar alabilecek, ilişkiler kuracak?
Elçilikler nasıl paylaşılacak?
Tüm Kıbrıs’ı ilgilendiren mesela Doğu Akdeniz’deki doğal gaz gibi “enerji” Türk-Rum Federal Devleti tarafından ortaklaşa mı yönetilecek?
Türkiye ile Yunanistan’ın bu yönetimde rolleri ne olacak?
Kıbrıs ordusu kurulacak mı? Yoksa “Kıbrıs adası askerden ve silahlardan arınmış” ender ülkelerden biri olarak mı dünyada yerini alacak!
Bir ordu oluşacaksa hiyarerşisi ve TC ile Yunanistan ilişkileri nasıl olacak?..
*****
Yukarıda yazdıklarım on beş dakikamı bile almadı. Gözlerimi kapadım, yıllar ötesine ta “Londra Zürih Anlaşmalarına,” oradan 1974’e ardından Annan Planına geldim ve kendime sordum:
“Sahi ama bir çözüm olacaksa nasıl olacak?”
Ki biz bu deneyimi 1960’da Zürih Londra Konferansları sonunda oluşan “Kıbrıs Cumhuriyetinde” yaşadıktı.
Eğer okullarda da okutuluyorsa o 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti oluşumunu genç kuşakların da bildiğini sanıyorum. Olay tarihi bir başarı gibi gözüküyordu!
Ayni zamanda Anavatanları Türkiye ile Yunanistan olan iki etnik halk, “Federal Üniter Devleti” oluşturuyorlardı.
*****
Fakat: Olağan siyasi koşullarda “Merkezi Hükümetin” Anayasaya dayalı yetki ve sorumluluğunda oluşan “Üniter Devlet” Kıbrıs Cumhuriyetinde “Türk ve Rumlardan” oluşurken, bırakın Temsilciler Meclisindeki Türk-Rum vekillerin takışmalarını.. Asıl kıyamet “sırtındaki cübbesi elindeki asası, başındaki kavuğu ile devletin tepesinde Cumhurbaşkanı olan Makarios” ile yardımcısı Dr. Küçük’ün arasında kopuyordu! Çünkü: Makarios KC’ni hiç benimsemediydi! Nitekim 1963’de Kıbrıs Cumhuriyetini yıkmaya karar verdiği için her demeci her lafı “Cumhuriyeti” karalamaktı! Nitekim bazı gazetelere verdiği demeçler bu tutumunun ispatı oluyordu. Örneğin diyordu ki “beni bilen hiçbir Rum, bir Kıbrıs ulusu yaratmak için uğraşmayacağımı da çok iyi bilir. Anlaşmalar bir devlet yaratmıştır ama bir ulus değil…” (Makarios’un bu lafını şimdilerde “barış” diye başlarında kavak yelleri esen, “Kıbrıs Türk ve Rum milliyetçiliği” yerine “Kıbrıs ve Kıbrıslılığı” ikame etmeye çalışan insanlara ithaf ediyorum! Ve ekliyorum:
Bugün de Rum tarafında “Makarios’un bu düşünce ve inancı dışında “düşüncelerle inançlar” göremezsiniz.. Ki Hâlâ “Enosis rüyası görüyorlar!”
***** Kısaca şunu söylemek istiyorum: Şu veya bu şekilde bir federal sistem oluşsa da hele şimdilerin dünya koşullarında artık siyasi ve ekonomik konumu çok değişmiş Kıbrıs’ta, iki halkın bir “Merkezi Hükümette” barış ve istikrar içinde hele “Kıbrıslılık” bilinciyle “Federal Sistem” şemsiyesi altında yaşamaları, “federal sistem” içinde kendi kendilerini yönetmelerini ummak büyük bir safdillik olacaktır!.
O zaman bir daha soralım: Peki nasıl bir çözüm? Doğrusu son dönemlerde gelişirken bukalemun gibi rengi de değişen siyasi çözüm arayışlarına noktayı koyacak bir “çareyi” bulamıyorum.
Sonuçta şu son gelişmeleri “bekledim de gelmedi” trendinde hele bir bekleyeyim diyorum kendime! Ki rahmetli Denktaş bile göremediydi o “sonu!”
































