Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Pazar Sohbetimdir: (Ahmet Sanver’in Yeni Kitapları.)

“Bir zamanlar”  dediğim o çok uzun geçmişte şimdilerde “öğretmen” diyorlar, “muallimdim!”

Öğrencilik dönemimde İngiliz kolonisinin “rahlei tedrisinden” geçerken kazandığım “eğitim ve öğrenim” alışkanlığımı  öğretmen olduktan sonra, bu kez de küçük öğrencilerimle paylaşmaya başladımdı.

Mesela önceleri müfredattaki adı “inşa” sonralarda ise “kompozisyon” denen bir ders vardı ve “karne notu” olarak da geçerliydi. Hatta lise son sınıfta  “olgunluk” denen bir bitirme sınavı vardı ki “kompozisyon” orada da zorunluydu!

ŞİMDİLERDE “kompozisyon” var mı bilmiyorum..  Fakat keşke olsa diyorum. Hiçbir kompüterin, hiçbir teknoloji ile modernitenin,  “öğrenme” çağında olan çocuklara verdiği faydayı vermesi mümkün değildir. Yeter ki “doğru” kullanılsın..

…Ne var ki o geçmiş yıllarda  çocuklar “kompozisyondan” çok korkarlardı çünkü öğretmenler “fikre” değil, noktadan sonra “a” büyük harf yazılmış mı,  bazı cümlelerin arası virgülle doğru kesilmiş mi yahut kelimelerin sonunda “mı, mi ekleri”   doğru kullanılmış mı onlara takar “içerik” gözden kaçırtılırdı!

BU nedenle öğrenciler kompozisyonlarını inci gibi yazmaya çalışır, imlâ kurallarına uygunluğuna dikkat eder fakat asıl olması gereken “fikri” atlarlardı! Kısaca içerik önemli değildi!

İşte muallimlik yıllarımda  bu “kurallı kompozisyon yazımının”  kurallarını kırdıydım! “Bakın çocuklar” diyordum mesela. “Şimdi bana çok önemli bir hatıranızı  anlatacaksınız. İstediğiniz gibi yazın, yaşadığınızı, gördüğünüzü, işittiğinizi çekinmeden, ‘acaba öğretmen ne diyecek’ diye düşünmeden, korkmadan, cesaretle yazın.. İmla hatası yapmaktan korkmayın. Onları sonra hep birlikte düzeltiriz…”

       VE bir gün öğrencilerimden biri, ailesiyle hafta sonu gittiği köyünde, kendinden büyük arkadaşlarıyla ağaçlı bir yere oynamaya gittiklerini, orada büyük ağabeylerinin gizli gizli sigara içtiklerini, kendisine de verdiklerini ve o da sigaraya üfürdüğünü  ama hoşuna gitmediğini” yazdı…

O an “işte dedimdi kırdım kuralları.” Çünkü bırakın bir çocuğun sigara denemesini, eline alması bile “dayaklık” bir olaydı o yıllarda! Fakat öğrencim suçlu olduğunu bile bile kazandığı özgüvenle yazıyordu anısını!   (Tabi aradan bir süre geçtikten sonra baba oğul gibi konuştuktu olayı. Sonrası hayatında da hiç sigara içmediydi o öğrencim.                     EĞER kompozisyon  insanın duygularını yansıtmıyor, yaşamını eğrisi doğrusu ile ortalara koyamıyorsa nasıl “yazarının” kendi öz “eseri, malı” olabilir ki?

Nitekim bu “kompozisyon alışkanlığından geçen öğrencilerim” çok sonraları yolda belde karşılaştığımızda bu tip anlatımlarla “özgüvenlerinin nasıl geliştiğini de söyledilerdi bana…”

***

       AHMET SANVER: Yukarıda yazdıklarım son zamanlarda kitap üstüne kitap yayınlayan.. Kitaplarında çocukluğundan mücahitliğine, işadamı oluşundan bugünlere kadar gelirken yaşadığı türlü çeşitli olayları anlatan.. Anlatırken geçmişi bir dantele gibi ilmik ilmik hem yazdıkları hem de resimleriyle ören.. Yaşadıklarını bir film gibi gözlerimizin önünden geçirirken yaşatan Ahmet Sanver’in kitapları ve son kitabından söz etmek için yazdım..

ÇÜNKÜ 1943 doğumlu Sanver, “çocukluk dönemlerinden mücahitlik dönemlerine, işadamlığından bugünlere gelirken, yaşadığı “devrini” kitaplarıyla ölümsüzleştirirken, sadece şahsında “cesur bir yazar” profili yaratmakla kalmadı.. O dönemleri hem “yaşayanlara” hem bugünkü “kuşaklara”  kalıcı belgeler olarak aktararak  armağan etti!

       NİTEKİM “Eski Kıbrıs, Eski Lefkoşa Anılarım” adlı 6. ve 7. kitaplarını ayni devrin, ayni olayların, ayni mücadelelerin türlü çeşitli   anlatımlarını okurken, Sanver’e “iyi ki bunları yazdınız” diyorum içimden! Zaten Ahmet Sanver de kitabının önsözünde diyor ki “Yaşanmış Öyküler veya Eski Kıbrıs isimli anı kitaplarımı yazmamdaki gayem, bolca olduğunu sandığım anılarımı belgelemektir.. Ayrıca anılarımla ilgili yorumlarımı ve düşüncelerimi de yazdım…”

Ve bizler diyor Sanver, “bilgisayar çocukları değildik. Bu yaşıma kadar başımdan çok kazalar, belalar, yaralanmalar geçti…”

Nitekim çocukluğunu anlatırken ben de benzerlerini  yaşamışlığımla hatırlıyorum. Hatırlıyorum ki biz çocuklar hep yara içindeydik. Dizlerim her zaman  kanar, üzerine konmasınlar diye sürekli sinekleri kovalardım ellerimle..

SANVER çocukluk dönemlerini hikâye tadındaki anlatımlarıyla yazarken bakıyorsunuz ki bir yorgancı dükkânından söz ediyor… “Allah” diyorum, Mağusa’da zaman zaman evimize yorgancı çağırır, sabahtan akşama ya yorgan yahut şilte diker ve ben önce pamukları sırımı ile atan yorgancıyı sabahtan akşama büyük bir merakla izlerdim..

Sanver Ortaokul  anılarını da anlatır kitabında. Türkiyeli ve İngiliz hocalarını, Kara Yusuf’un spor öğretmeni olduğunu…

Okul müdürü  Yavuz beyi minnetle anar.  Türkiye’de iktisat fakültesini bitirdiğini, ekonomi alanında ondan çok şeyler öğrendiğini anlatır.

       KİTABIN  sayfalarını çevirirken ardı ardına resimleri görüyor inanın heyecan duyuyorum. “İşte diyorum” çocukluğumda ve öğrencilik dönemimde üzerinden inmediğim “velespit” (bisiklet) Yahut Lefkoşa’da benim de iyi hatırladığım Kemal Rüstem kitapevi’nin tabelası..

İnanılmaz ama Ahmet Sanver “çocukların hastalıklarına” kadar anlatıverdi kitabında. Hepsini biz de yaşadıktı Mağusa’da.. Mesela “poyraz” olurduk. Dudaklarımız çatlardı soğuktan. Annemiz vazelin sürerdi dudaklarımıza..  Yahut  horoz öksürüğü olurduk. Anamız şişe vururdu sırtımıza..

(Tam burada “ah” diyorum!  Çekeceğim Sanver’in kitaplarını önüme, o Lefkoşa anılarını okurken ben de ayni dönemin takvimiyle  Mağusa’yı anlatacağım! Tembellik bırakmıyor ki!)

BİLİR misiniz,  Sanver “tahta biti” dediğimiz “tahta böceğini” bile anlattı kitabında. Hem resmi ile! Tahta böceği deyip geçmeyin. Eskiden karyolalarımız yüksekçe dört demir direkli, şiltenin üzerine serildiği dilim dilim tahtalardan oluşurdu. O tahtalarda “tahta bitleri” yuvalanır, sıcakta çıkıp oda duvarlarında art arda ip gibi   dizili yürürlerdi. Bu nedenle ayda bir iki kez o tahtaları güneşe çıkarır yahut DDT dediğimiz zehirli ilaç sıkarak bitleri öldürürdük…

KISACA:  Anlatması bile güzel olan Ahmet Sanver’in kitaplarını  hele bir okuyun,  bal tutmuş gibi parmağınızı yalayacaksınız. Samimi, sıcacık anılar! Anlarsınız ki “para pul servet” hiç önemli değil, insan yüreği ve sevgisi kadar. Başarılı işadamı olmak Sanver’i kasmamış aksine “halka döndürmüş, hayatını halkla paylaşmış, anlatmış, hatırlatmış en güzeli Kıbrıs Türk halkının nereden nerelere nasıl geldiğini sermiş gözlerimizin önüne…  Her yönüyle hem de…

Not: Gelecek Pazar sohbetimde Sanver’in “Yaşanmış Öyküler” serisinden 7. Kitabından söz edeceğim..