Ülkelerin de insanlarınki gibi aynaları vardır. Gördükleriniz, değişmez gerçeklerde onlardır! Tıpkı aynaların dilidir kentlerinin, köylerinin, doğalarının dili! Gözlerinizde yansıdıkça panoramaları, “güzeldir, çirkindir” dersiniz! Yahut “büyülenirsiniz.” Veya üzülür kahrolursunuz!
Bu nedenle çocukken ve de yeni yeni başlamışken okula, öğretmenlerimiz söylerlerdi. “Bir evi bir şehri tanımak, pis midir temiz midir öğrenmek isterseniz, “gademhanelerine gideceksiniz” (Tuvaletlerine yani!) Ha tuvalet deyip geçmemeli! Türkçe’de Arabın devesi ile hurması gibi uğruna en çok kelime üretilen “tuvalettir!” Abdesthane, kademhane, helâ, ayakyolu, kenef, yüznumara, tintin, suyolu… Ha neden “yüz numara” demişler onun da hikâyesi vardır: Fransada 1800’lerde çok katlı oteller yapılmaya başlandığında ve her kata bir tuvalet yapıldığında oda numaraları ile karıştırılmasın diye kapılarına yan yana 2 sıfır yazılmış. (00) Otele uğrayan Türkler de bunu “yüz” olarak okumuşlar öyle devam etmiş!
Tabi o dönemlerde “alaturka” denilen klozetli tuvaletler yoktu. Klozetliler yapılmaya ve evlerde yerlerini tek tük almaya başladıklarında bu kez “iki tip” tuvaletten söz eder olduktu: “Alafranga tuvalet, alaturka tuvalet!” Farkları şuydu: Alafranga tuvaletlerde haceti becermek için çömelirken “deliğin” sağında solunda kurulan yüksekçe iki sekinin üzerine tünenirdi! Eh “klozetli olan alaturka tuvaleti de anlatmayalım, hayatlarımızın en önemli mekânlarındandır, bu nedenle çok iyi bilirsiniz!” (Hatırlatalım bizde bazı “genel helâlar” hâlâ alafrangadırlar!)
NEDEN TUVALET? Geçmişte her evin bir avlusu, her avlunun ta en ucunda bir tuvaleti vardı. Avlular ne kadar küçük olurlarsa olsunlar. Bir iki ağaç, yağ tenekelerinde çiçekler olurdu. Evlerin vaz geçilmeziydi yasemin.. Eğer yeterli alan varsa asma tabi… Ve bir köşeye sıkıştırılmış tavuk kümesi! Bunların arasından geçer uçtaki kademhaneye varılırdı..
Çoğunluğu kazılan bir kuyunun üzerinde inşa edilen bir iki metre karelik “odacıktı.” Köylerde çoğu zaman ona da gerek duyulmaz, kerpiçten bir küçük büfe gibi yapılır, üzeri de ağaç yahut hurma dalları ile örtülürdü…
Ve her tuvalette bakır veya tenekeden bazen da çamurdan yapılan bir “ibrik” vardı. “Hacetten” sonra (büyük abdest) “oranın” yıkanıp temizlenmesi için… Tutun ki şimdilerin tuvalet kağıdı görevini yapardı. Bir dönemlerde “ibrikler” Türkiye’nin Bedri Rahmi Eyuboğlu gibi büyük ressamlarının ilhamı oldulardı. Birbirinden farklı ve renkli ibrik resimleri yaparlardı. Neredeyse Anadolu’nu kültürünün simgesi haline soktulardı!
Yaza yaza ibriğe kadar gelmişken hadi bir de hikâyesini yaza! Adam bir genel tuvaletin “ibrikçi başı” imiş. Helaya girenlere ibrik verirmiş. Kimselerin olmadığı bir sabah tuvalete bir adam gelmiş, araları birbirlerinden tuğla yapılı paravanlarla ayrılmış ilk bölüme yönelmiş, siyecek.. “Hop” demiş ibrikçi başı. “Oraya siyemezsin.” Adam yanındakine geçmiş “yok demiş ibrikçi, oraya da siyemezsin!” Adam üçüncü bölüme yönelmiş, ibrikçi başı yine ayni itirazı yapınca, “iyi ama ağam demiş adam, her taraf boş, neden beni oradan oraya aktarıyorsun?” “Haa, demiş ibrikçi, öyle yapmasam sonra nasıl anlaşılır ibrikçi başı olduğum!” (Hadi bunu da muzır musallat “başlara” hediye edelim.)
Durup dururken neden böylesi bir Pazar günü “tuvaletlerden” söz ediyorum! Çünkü insanların aynaları gibidirler! Bakıp gördüğünüz neyse odur! Bu nedenle eskiler “tuvaletlerine bakın o insanların, şehirlerin, ülkelerin ne kadar çağdaş ve medeni olduklarını anlarsınız” derlerdi.
BİZ ANLIYOR MUYUZ? Eskiden Tuvaletler kokusu ve hijyeni nedeniyle avlunun en ucuna yapılırlardı. Ve hiç “sevilmezlerdi!” Tutun ki “pislikle” eş tutulurlardı! Artık klozetlileri ile evlerimizin içindedirler ve ne kokuları duyulmaktadır ne de hijyen yönünden sorunludurlar…
“Fakat halka açık genel tuvaletler için ayni düşünceyi taşımak mümkün değildir.” Dedikten sonra nihayet geldik KKTC’nin kamuya hizmet veren genel tuvaletlerine… Kısaca bu sorunu halledemedik! Aksine çoğu yerde ucunu da koyuvermişler, uğrayıp uğrayacağınıza bin pişman olursunuz! Ne gibi mi?
AYNEN: Artık Trafiğe çıktığınız için pişmanlık duyduğunuz gibi!
Pislik deryası piknik alanlarına, deniz kıyılarına gittiğinizde iğrendiğiniz gibi!
Kentlerde beton yığınları arasına sıkışıp kalırken artık nefes alamayacak duruma geldiğiniz gibi!
Ormanlardan kesilen ağaçları gördüğünüzde kahrolduğunuz gibi.
Başıboş köpek ve kedilerin sokaklarda aç bilaç sürüler halinde dolaştıklarını gördüğünüzde vicdanınızın sızladığı gibi!
Kırk iki yıldır onarım yüzü görmeyen pek çok tarihi eserin gözler önünde yok olup gitmelerini izlerken yüreğinizin sızladığına ellediğiniz gibi!
Pejmürdeliği almış başını giden, temizlik ve tertibi unutmuş kentlerin karşısında hüzünlendiğiniz gibi..
BU ÜLKEDE DE Tuvaletlere de öylesine bakar öylesine sızlanırsınız! Çünkü aynalarımızda yansıyan KKTC’nin “şemaili” ne temizdir ne ak pak! Ne güzeldir ne zarif! Ne düzenlidir ne sistemli! Tam bir arabesk görünümde “lümpen insanlar” gibidir.. Sonradan görme!
































