Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Pazar sohbetimdir (1940’lar kuşağından bugünlere. İşte geldiğimiz yerin vaziyeti umumiyesi!)

Bizler 1940 kuşağıyız. 2. Dünya Savaşı’nın başladığı yıl. Felaketi ile harabiyeti Kıbrıs’ı da sardıydı! İmparatorluğunda güneş batmayan Büyük Britanya topraklarından biri olmamıza karşın aynen 1. Dünya Savaşı ile 1930’larda dünyayı saran büyük ekonomik krizin tekrarı yaşandıydı: Yokluk dolayısıyla fukaralık! İşsizlik dolayısıyla sefalet! Bulaşıcı hastalıklar dolayısıyla zamansız ve kitlesel ölümler!

Fakat o savaş yıllarında bile Rum kendi köy ve kasabalarında kendi çilesini, Türk de kendi köy ve kasabalarında kendi derdini çektiydi! Büyük savaşın yarattığı “Müttefik Güçlere” karşın, Kıbrıs’ta Türk ve Rumlar arasında bir kader birliği oluşamadı dünya savaşı bile bunu başaramadı!
VE SAVAŞ SONA ERER: İnsanlar köylerindeki kerpiç yahut taştan evlerinden yavaşça başlarını dışarıya uzatırlar ve havayı şöyle bir koklarlar. Sonra bir yeni “savaşa” başlamak için derinden soluk alırlar!
Tohum rahime düşmüştür! Gelişmesi, günü saati geldi mi doğumu beklenmektedir! İşte 1940’lar kuşağını oluşturan “bizler,” o doğum sancılarının içinde dürümeye başlarız…
O yıllarda Kıbrıs, köy ve kasabalardan kurulu, nüfusu 300 bini bulmayan bir fukara adadır… Lefkoşa’nın bir ucu Girne Caddesi’nde bir ucu Arasta’da tutun ki beş on adımlık bir kasaba irisidir! Mağusa ise Suriçi’nden ibarettir! Rum yerleşim yerleri de farklı değillerdir. “Şehir” lafı henüz işitilmemiş, lafı edilse lal olmaktadır! Ki toprak damlı evlerin yanı başlarına serpiştirilmiş kiremitli evlere “konak” adını takardık! Toprak yolların taşla döşenmiş olanlarına da “yol!” Ki öküzlerle beygirlerin, katırlarla eşeklerin çektiği iki koca tekerlekli arabalar üzerlerinden geçerlerken öyle sesler salardı ki gökyüzüne bir ordunun tank birliği geçiyor sanırdınız!
Sonra kasabalar kentleşmeye, köyler toprak damlı kerpiç evlerden kurtulmaya, öküz arabalarının yerini “forttiko arabalar” almaya, tren Lefkoşa’yı Mağusa’ya bağlamaya, yollarda velesbitler, motorlar daha çok görülmeye, elektrik lambaları akşamları sokakları aydınlatmaya, evlere elektrik akımı verilmeye, radyolar ithal edilmeye, sinemalar kurulmaya, kabareler kerhaneler daha çok meyhaneler açılmaya, somya yataklarla tanışmaya, kömür ütülerinin yerini elektrikli ütüler almaya, araba satışları artmaya, yollar asfaltlanmaya başlanır…
EOKA DOĞUYOR: Artık Kıbrıs Adası yeni bir doğuma hazırdır. 1945’lerde başlayan sancılanmalar 1954’lere kadar devam eder. Ve Rum halkı ıkına sıkıla nur topu gibi bir tedhiş örgütü doğurur! Adı EOKA’dır. Amacı Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmektir! Bu hedef Osmanlı döneminden beri devam eden bir “meğalo ideadır!”
Nitekim bu amaç için açılan Yunan bayrağının bayraktarlığını yapan Makarios, bir yandan Grivas komutasındaki EOKA Teşkilatı ile İngiliz’e meydan okurken, bir yandan şöyle demektedir: “Türkiye’nin adadaki uzantıları olan Helenizmin ezeli düşmanları Türkler, EOKA tarafından bu adadan bir tekine varıncaya kadar çıkarılmadıkça EOKA görevini yapmış sayılmayacaktır!”
BİR AN DURUYORUM: Rodin’in “Düşünen Adam Heykeli” gibi bir elimi çeneme dayayarak düşünmeye başlıyorum. (Ne günlerdi ama! Biz de TMT’yi kurduktu EOKA saldırılarını karşılamak için… Hepsi geride kaldı. Artık o günler yok! Adada zaten Türk Rum yok! Kıbrıslı insanlar var… Kardeş kardeş yaşamaktalar! Kucaklaşıp koklaşmaktalar! Mal alıp mal satmaktalar! “Burası senin toprağın, yok benim toprağım” diyerek hır gür çıkarmazlar! Herkes kendi payına düşenle kendi hayatını yaşar! Rumların dini bayramları oldu mu kutlamalara Türkler katılır, Türklerinkine Rumlar!.. Rumlar Türk dostlarına “günaydın” derler, Türkler Rumlara “kalimara!” Zaten AB’li olunmuş, küçük ada safiye niyetine kalmış Kıbrıslılara! Bir bolluk bir bereket! Oysa neydi o EOKA TMT dönemleri! Akılsız insanlar, zehir zakkum ettilerdi halka adayı! Neyse ki artık güllük gülistanlıktır bu ada!..)
VE AYILIP SORUYORUM: Yetmiş beş yıl bu hayale ulaşmak için mi savaşılmaktadır bu adada! Rum bu hayal gerçek olsun diye mi müzakerelere katılmakta? “Evet diyebilir misiniz?”
***
BİZLER-SİZLER VE ONLAR GERÇEĞİ: Bizim 40’lar kuşağı, ağabeylerimizin, babalarımızın, amcalarımızın dayılarımızın koltukları altında büyüdüydük. Onların Kıbrıs Türk halkı için yaptığı büyük mücadelelerine biz küçük çocuklar olarak katılırdık. Bayrağı, mefkûreyi, dini imanı, mücadele ruhunun ne olduğunu, İngiliz sömürgesini, Rum’un amacını o “büyüklerimizden” öğrendik. Onlar okul biz öğrencileriydik… Örgütlenme nedir, tiyatro eserleri nasıl sahnelenir, dekorlar kostümler nasıl yapılır, Kulüp kulüpçülük hangi ilkelerle oluşur, Fedakârlık nedir? Hep o “büyüklerimizin” rahlei tedirisinden geçerken öğrendik. Bir şeyi daha öğrendiğimizce: “Okumak gibisi yoktur!” Okuyup adam olmak vardır… Öğrenciysen ibadethaneye gider gibi gideceksin okuluna. Öğretmenin anlattıklarını Allahın kelamını dinler gibi dinleyeceksin… Ve bileceksin ki “özgürlük gibisi” yoktur bu dünyada… FAKAT: Özgür olmak için güçlü olmak, güçlü olmak için okuyup adam olmak gerek. Adam olmak da yetmez… “Büyüklerin” bıraktığı yerden mücadele devam etmeli mücadele Bayrak düşmemeli ellerden…
NEYDİ MÜCADELE: İngiliz sömürgesinden kurtulmaktı… En azından Rum halkı kadar bu adada özgür ve egemen bir halk olma hakkımızı elde etmekti… Başardık mı? Vardık mı hedefe? “Hedef” olmalı ama! Ki bu hedef ne “Türkiye dışarı Rum içeri” maskaralığı yapmaktır ne de kör gibi Rum’la birlikte yaşanabileceğine inanmaktır!
Toplumlar önce kendilerini kurtarırlar, büyürler, yücelirler… Ki zamanı zemini oluştuğunda “büyük ülkelerin” altında kalmaya! Yönetenlerin esiri olmaya!
Bunları anlayamayan insanlarımıza karşın, BM ve AB anlamıştır ama: Nitekim hem Annan Planı’nda hem de bugün masa başındaki görüşmelerde “iki kurucu devlet” esasını federal devletin başlığı olarak kabul ediyorlar!
(Bazı) insanlarımız ise böyle düşünmüyorlar! Çünkü onlar 40’lar kuşağı değiller! Bu kadar basit!
Ne var ki bir gün kendimizi Rum’un sultası altında ezilmiş bir mazlum halk olarak görmek istemiyorsak bu adadaki mücadelemizin ne olduğunu öğrenmemiz gerekir. O da “Federal sistemin bir kanadı da olsa Kuzey’de özgür Türk devletinin oluşmasıdır…”