Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
KıbrısManşet

Özgür basına ‘kara leke’

Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği Başkanı Sami Özuslu, KKTC’de basın özgürlüğü ve basın ile hukuk ilişkisi konularını değerlendirdi. Özuslu, Havadis’e yapılan haciz ile ilgili de önemli açıklamalarda bulundu

Duygu ALAN

Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği Başkanı Sami Özuslu, Havadis’in yayın için hayati önem taşıyan bilgisayarlarına ve serverine el konulmak istenmesini KKTC’nin alnına sürülmüş kara bir leke olarak yorumladı.

Havadis’in isim hakkına el konulmak istenmesinin ise hiç de masum bir niyet taşımadığını ifade eden Özuslu, “Bu çok ağırıma gitti. Burada niyet farklıdır. Havadis’in adını alıp kime ve kaça satacaklardı? Ben bunu mahkeme mukayyidine sorarım” dedi.

Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği Başkanı Özuslu, haciz işlemini bizzat yürüten mukayyidin o günkü tavırlarını da eleştirdi.

Özuslu, “devlet otoritesi ile donatıldığını düşünüp ‘ben istediğimi yaparım, beni durduramazsınız’ diyen mahkeme mukayyidi, uzlaşı yollarını aramadan ve empati yapmadan ve basın özgürlüğü kavramını unutarak hareket etti. Ben de hatırlatmak zorundayım.  Evet hukukun üstünlüğüne, bağımsız yargıya ve yargı kurumlarına üzerine zerre toz dokunmamasına basın olarak saygımız vardır, bunun için de çaba sarf ediyoruz. Kim ki yargıya dil uzatır, kim ki mahkemelere gölge düşürmeye çalışır Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği onun karşısındadır. Ancak kim ki basın özgürlüğünü unutur ve kim ki basın özgürlüğü kavramından ayrı hareket eder, ‘ben devletim, ben otoriteyim, siz karışamazsınız, ben onu da alırım, ben bunu da alırım’ derse o zaman da orada “dur” deme hakkını ben gazeteci olarak kendimde görüyorum” diye konuştu.

Özuslu, bir sonraki adımda bu konuda ısrar edilirse başta Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Basın Özgürlüğü Ofisi olmak üzere harekete geçirecekleri unsurlar olduğunu belirtti.

Özuslu, KKTC’de basın özgürlüğü ve basın ile hukuk ilişkisi ve Havadis’e yapılan haciz hakkında Havadis’in sorularını yanıtladı.

Soru: Basın özgürlüğünün tanımı nedir, basın özgürlüğünün engellenmesi ne anlama gelir?

Özuslu: Basın özgürlüğü, demokrasinin 4’üncü kuvvetidir. Nasıl ki yasama, yürütme ve yargı vardır ve bunlar da devlet içerisinde kuvvetler ayrımıdır. Basın bir denetim organıdır, aynı zamanda toplumsallığa dönüşüm, kültürel gelişim ve aktarımın, tarihin, insanları harekete geçirmenin ve tanıtımın önemli bir unsurdur. Basın olmadığında kanımca kültür de olamaz. Siyaset de yapılamaz. Aslında siyasetçinin ve kamu kurumunun kendisi medyanın taşıyıcılığında toplumsal bir yer edinir. Aksi takdirde insanlara ulaşmada devletin dahi medyadan geriye kaldığı durumlar vardır. Nitekim acil durumlarda medya mutlaka ve mutlaka devletin elinde kullanılan bir argümandır. Basın özgürlüğü, bu kadar önemli olan bir kurumun gözbebeği gibi korunmasıdır. Ama basın özgürlüğü, bir taraftan elbette ki yasalarla ve etik kurallarla gözetilmesi gereken bir unsurdur da. Yani ‘her istediğimi yazarım’ görüşü basın özgürlüğü değildir. Basın özgürlüğü, bir başkasının özgürlüğünü, hakkını, hukukunu kırıp dökmek de değildir. O çerçevenin içerisinde olabilmektir. Ancak basın özgürlüğünün engellenmesi konusunda çok ileri derecede adımlar atmış ülkelerde bu konuda çok katı kurallar vardır. Asıl olan yayınların sürekliliğini sağlamak ve gazetecinin bilgi edinme ve bilgiyi yayama hakkını her koşulda koruyabilmektir. Haberde objektiflik, yorumda özgür olabilmek de basın özgürlüğünün bir başka koşuludur. Tabi bunlar çok teorik konulardır. En liberal, en özgürlükçü yasaların olduğu ülkelerde bile gerek ekonomik koşullar gerek sistemin kendisi gerekse başka koşullar basın özgürlüğünü engelleyebilir. Örneğin birçok ülkede savaş, iç savaş ve terör gibi kavramlar basın özgürlüğünün en büyük düşmanıdır. Bunun gibi olağanüstü hal uygulamaları ve yöneticilerin yasaların varlığına rağmen aldığı kararlarla basın özgürlüğü engellenebilir.

Soru: Ülkemizde basın özgürlüğü hangi noktadadır?

Özuslu: Ülkemizde ‘akmasa damlar’ dediğimiz bir basın özgürlüğü vardır ve bu basın özgürlüğünü koruyan gerek Anayasa gerek İngiliz döneminden kalsa da kötü olduğuna inanmadığımız bir Basın Yayası vardır. Basına dönük açılan davaların birçoğunun zem ve kadih davası ve ceza davası olduğunu biliyoruz. Basında düşünce özgürlüğü aleyhine alınmış bir kararımız yoktur. Bu anlamda hapsedilmiş bir gazetecimiz de yoktur. Geçmişte yaşanan, başka bir nedenden dolayı kısa süreli bir tutukluluk vardı ama doğrudan düşünce özgürlüğünün ihlalli anlamına gelen bir tutuklama değildi. Bu anlamda da toplum olarak alnımız açıktır. Şimdi tüm bunlar ortaya dökülürken ve mahkemelerimizde doğrusu basın özgürlüğünden yana tavırları çok net biçimde dururken tabi zem ve kadih ile ve bazı ceza yasaları ile basın zaman zaman yüzleşiyor. Basının ekonomik anlamda özgür olamaması zaten basın özgürlüğü ile ilgili çok tartışılan konulardan biridir. Eğer bir ekonomik bağımlılık varsa, bu ekonomik bağımlılık, gerek ticari şirketlerin gerek politikanın gerek başka güçlerin ve başka para gücü ile dilediğini yaptırabilen kesimlerin sesi haline gelebilir, bu da toplumun doğru bilgi alma özgürlüğü bakımından sıkıntıdır.

Soru: Basın kuruluşlarının ve basın çalışanlarının hukuk ile ilişkisi nasıl olmalıdır?

Özuslu: Bir gazeteci olarak ve 25 yılı aşkın bir süredir bu mesleği yapan biri olarak hukuk bilgisi olamadan gazetecilik yapılmaması gerektiğine inanıyorum. Sadece mahkeme haberlerinden bahsetmiyorum. Mahkeme haberlerinde yapılan ve çoğu zaman da etik sıkıntılara yol açan haberler bir tarafa. Ülkemizde birçok üniversite var ve basın çalışanları genelde bu üniversitelerden mezun oluyor. Hayretle görüyorum ki üniversitelerimizin iletişlim fakültelerinde hukuk dersi yok. Hukuk dersi olmaması, hukukun temel bilgileri, temel kavramları, anayasa hukuku, basın hukuku gibi bilgilerin temelinin bile gazetecide olmaması ciddi bir açıktır. Bunu itiraf etmek durumdayız. Bunu söylememek değil aslında söylemek iyiliktir. Özellikle mahkeme muhabiri arkadaşlarımız ve geçmişte yaptığımız bazı çalışmalardan da ortaya çıktı ki çok basit konularda bile doğru bildiğimiz aslında doğru değilmiş veya hukukçular açısından hukuk bilgisi, hukuk bilimi açısından eksikliklerimiz varmış. Bunu giderebilmenin yollarını aramamız lazım. Bu yayıncı kuruluşlara da elbette ki bir sorumluluk yükler ama basın davaları açısından da bakıldığında bir gazetecinin neyi, nasıl ve hangi çerçevede yazarsa hukuk çerçevesinin dışına çıkmayacağını bilmesi lazımdır.

“Yeterli değiliz”

Büyük yayın kuruluşların mutlaka hukuk danışmanları vardır, ama bizde böyle bir imkan yoktur. Örneğin TV yayınları havaya verilmeden bir 10-15 saniye es payı vardır. O es payı, eğer hukuki bir hata varsa yayına müdahale edilmesi için ayrılmış bir süredir ve anında o yayın durdurulabilir. Ama yayın havaya verildikten sonra durdurmanız mümkün değildir. Bugün ülkemizde medya kuruluşlarının hukuk danışmanlığı alabilecek bir ekonomik yapısı yoktur. Teknik anlamda, mühendislik anlamında hatta yeterli sayıda gazeteci, grafiker anlamında da istihdamı yoktur. Bunlar ekonomik nedenlerle gelen ve aslında bizi zaman zaman cahil gösteren durumlardır. Halbuki her şeyi bilemeyiz, elbette danışabileceğimiz insanlar vardır. Ancak bu işi sürekli yapanlar ve basın hukukunda yetişmiş hukukçularla çalışmak başkadır, arayıp da arkadaşçasına görüş almak başkadır. Bu anlamda biz yeterli değiliz. Ama demek değildir ki basın hata yaptığı vakit bunu fırsat bilelim ve zaten çok ciddi sıkıntılarla boğuşan bir sürü siyasi, siyasi sosyal nedenlerle haksız rekabet nedenleri ile hak ettiği yerde olamayan medya kuruluşlarını ve basın çalışlarını daha da kötüye götürmek ve de yayın kuruluşlarını susturmanın bir vesilesi yapılmamalıdır.

Soru: Basın kuruluşlarında haciz nasıl olur, neler haczedilebilir?  Havadis’e yapılan haczi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özuslu: Günde yüzlerce haciz, icra davasının mahkemelerde görüşüldüğünü biliyoruz.  Bankalarda alacak verecek durumunda olan, ev sahibi olan, ev araba satan hatta aile içerisinde benzer konuların mahkemelik olduğunu biliyoruz. Ancak basın herhangi bir konu değildir. Yargı organlarının da dava açanların da bu davayı üstlenen savcı ve avukatların da bu ayrımı yapması lazımdır. Çünkü orta yerde bir alacak talebi olabilir, bu süreçte sıkıntılar da olabilir. Bu ülkede kararı alınmış ancak uygulanmamış onlarca belki de yüzlerce haciz kararı vardır. En acil olanı bu muydu da Havadis haczedildi? Mahkemenin kararını yargılamak veya yorumlamak haddime değil, ben böyle bir hadsizlik yapmadım, yapmam, kimseye de tavsiye etmem. Sonuçta hepimizin mahkemelere güvenmesi lazım ve ben de mahkemelere güvenenlerden biriyim, yargımızın bir şekilde verdiği karar orada duruyordu. Ama bunu daha ileriye götürmeden uzlaşı olabilirdi. Yani evet Anayasa’nın 29’uncu maddesi basın özgürlüğü ile ilgili, basın yayın kuruluşlarının susturulamamasına dönük çok net bir ifade koymuş ortaya. Bununla ilgili geçmişte “Babalar Davası” bir örnek var.  Rahmetlik Rauf Denktaş, rahmetlik Özker Özgür aleyhine açtığı ve 1988 yılında sonuçlanan bir dava…  Özker Özgür’ün o yazıyı yazdığı ve Denktaş’ın da “Bana mafya babası dedi” iddiası ile açtığı dava sonucunda, Yenidüzen Gazetesi ve gazetenin basıldığı basın evi haczedilmek istenmişti. Oradaki matbaa makineleri, o dönemki daktilolar, pikaj, montaj gereçlerine yani yayının ana cihazlarına el konmak istenmişti. Orada demokratik bir şekilde bir direniş olmuştu. O direniş neticesinde haciz memurları içeriye sokulmadı. Bu da tarihimize “Matbaa direnişi” olarak geçti. Bugünün teknolojisinde pikaj, montaj odası, kararanlık oda, siyah-beyaz fotoğraf ya da harflerin tek tek dizildiği matbaalar yoktur. Onun yerine cep telefonları, bilgisayarlar, dijital fotoğraf makineleri ve internet kablosu, laptop, server vardır. Bir de gazetenin basıldığı matbaa vardır ancak matbaanın da mülkiyeti artık başkalarına ait. Kanımca şimdiki teknolojide bir cep telefonu, bir matbaa makinesi kadar değerlidir. Çünkü kritik bir olayın fotoğrafını ve videosunu cep telefonu ile çekebilirsiniz.

“İki kritik adım atıldı”

Anayasa Mahkemesi’nin 1988 yılında yaptığı ve Yüksek Mahkeme Başkanımızın da bir demecinde kullandığı yorum, şöyle diyor; 7/10 Haziran 1988 Anayasa Mahkemesi kararı diyor ki; Anayasanın 29’uncu maddesi ceza konularını kapsayan ve hüküm alındığında zem ve kadih davalarında alınan hükmün icra edilmesinde engelleyici bir madde olmadığına yönelik kararı vardır. Tabiî ki mahkemeler karar alırken geçmişte alınan kararları da göz önünde bulundururlar. Yüksek Mahkeme Başkanı da ‘bizim baktığımız noktalardan biri bu anayasa mahkeme kararı ve elbette bunu dikkate alacağız’ diyor. Ancak bununla birlikte biz pratikte de o gün gördük verilen kararın masa sandalye mefruşat, klimalar, bulaşık makinesi ile sınırlı olduğunu söylüyordu. Fakat ondan sonra gördük ki iki kritik adım daha atıldı. Bunlardan birisi bilgisayarlara da el konulmak istenmesi talebiydi diğeri de isim hakkıydı.

“Mukayyidin mutealasını doğru bulmuyorum”

Haciz işleminin yapıldığı sırada ben de bizzat oradaydım. Havadis’e gelen mahkeme mukayyidi ile tartıştık.  Ben kendisine Yüksek Mahkeme Başkanı ile görüştüğümü ve bilgisayarların Anayasa maddesi gereği yayın için kritik cihaz olduğunu ve bunlara dokunulmayacağı yönünde bilgi aldığımı söyledim. Mukayyit de ‘yayın durmayacak, çünkü biz birkaç tanesini alacağız’ gibi bir müteala verdi. Ben bu mutealayı doğru bulmuyorum. Çünkü evet bir bilgisayar ile de çalışılır ama o zaman işin süresi uzar. Yayın kuruluşları zaman ile yarışır. Kaldı ki gazeteler artık sadece ertesi gün matbaalarda basılan yayın kuruluşları değildir, online gazete haber güncelleyen bir duruma geldi.  Gazeteler sürekli web sayfası güncelliyor, canlı yayın yapıyor ve abonelere SMS hizmeti veriyor. Dolayısıyla sen ‘ben 10 tane bilgisayarın 3’ünü alıyorum ama yayını engellemedim’ diyemezsin. Diğer 3’ü nereden yayın yapacak, nereden haber güncelleyecek? Ben o karara saygımı da bir tarafa bırakarak bugünün teknolojisi ile bir daha bakılması gerektiğine inanıyorum.

“Haczedilen malların fiyatlandırmasında keyfilik gördüm”

Ama niyet orada. Kaldı ki haczedilen malların fiyatlandırılması ile ilgili de keyfilik gördüm. Çok özür dileyerek söylüyorum; bir masanın ben bugün kaça satıldığını bilmiyorum. İşimin bir parçası olmasına rağmen bir fotoğraf makinesinin de kaça satıldığını bilmem çünkü sürekli fiyatları değişir. Şimdi Havadis’ten haczedilen eşyaların fiyatlandırmasını 10 dakikada yapanlar bütün o masa, sandalyenin fiyatını, klimanın modelini, kaç yıllık olduğunu ve fiyatını biliyor muydu? Ben orada da bir keyfilik gördüm. Hayret ettim. Halbuki, ‘biz bunları alıyoruz, satacağız,eğer yetmezse daha fazlasını alacağız’ denilebilirdi.

“Havadis’in ismini kime kaç paraya satacaklardı?”

Havadis’in isim hakkının alınmasının istenmesini de hayretle karşıladım. İsim hakkının alınması ne demektir? Ben bunu şöyle algılıyorum; bu bir şirket değil kişi olsaydı, örneğin dava Sami Özuslu’ya açılsaydı ve Sami’nin de malı mülkü o borcu ödemeye yetmeseydi Sami’nin adını da mı alacaklardı? Eee canını da alsalardı. Burada niyet farklıdır. Havadis Gazetesi’nin adını alıp kime ve kaç paraya satacaklardı? Ben bunu mukayyide sorarım. Çünkü gerçekten hayret ettim ve çok ağırıma gitti. Bunu talep edenlerin haklı bir gerekçeleri olabilir, hukuken böyle bir açık kapı da olabilir ama soruyorum Benim adımı da satın alır mısınız? Ben ticari şirketin adını almakla bir şahsın adını almak arasında bir özel ve tüzel kişilik dışında hiçbir fark görmem. O zaman niyet demek ki bir yayın organını tamamen susturmaktır, Çünkü yayın organları ilkeleri ile tarihi ve adı ile vardır. Türkiye’de Cumhuriyet Gazetesi’nin de başına bir sürü olay geldi. Cumhuriyet Gazetesi’nin adı bugün, Gelecek Gün Gazetesi olarak değişse o Cumhuriyet Gazetesi artık o Cumhuriyet Gazetesi olamaz. Kişinin ismi de kişiliğinin bir parçasıdır. Ben bunu iyi niyetin bittiği nokta olarak gördüm. Bir şirket kurulur ve bu şirketin 10 ortağından 6’sı genel kurul yapar ve ‘bu şirketin adını değiştireceğiz’ der, olur. Bu çok sık olan bir şeydir. Şirketlerde unvan da ortak da değişir. Fakat burada ortaklardan birinin veya çoğunluğun talebi yoktur.

“Bu bir kara lekedir”

Bu dava açıldı sonuçladı. Zaten Havadis yönetimi de deklare etti ki; ‘biz ödemeye hazırız’ dedi. Çok enteresan Sayın Yüksek Mahkeme Başkanı ile konuştuğumda da daha sonra basına verdiği mülakatta da söyledi. Mukayyitlik davacıyı bulamadı. Bu ülkede Bilge Nevzat’ı bulamamak gibi bir şey söz konusu olabilir mi? Son gün bulunmuş o yüzden icra durdurulamamış. Halbuki 22 Ekim 2018 Pazartesi günü (bugün) bu duruşma yapılacak belki de uzlaşı olacak, bu kadar tantana olmayacaktı ve KKTC’nin alnına bir kara leke daha sürülmemiş olacaktı. Çünkü bu bir yayın kuruluşunun taciz anlamına gelir, susturulmak istendiği olarak algılanır bu da bir kara lekedir.

“Eylem yapardık”

Bu kara leke o gün çok daha artabilirdi. Ben Sayın Yüksek Mahkeme Başkanına da ifade ettim. O gün eğer orada bilgisayarlara dönük bir adım atılmış olsaydı Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği olarak biz ve Basın-Sen bütün üyelerimizi çağıracaktık, Havadis çalışanları ile birlikte bilgisayarları vermeme eylemine gidecektik. Belki polis, belki çevik kuvvet gelecekti.

“Mukayyit basın özgürlüğü kavramını unutarak hareket etti”

“Çünkü oradaki devlet otoritesi ile donatıldığını düşünüp ‘ben istediğimi yaparım, beni durduramazsınız’ diyen mahkeme mukayyidi, uzlaşı yollarını aramadan ve empati yapmadan ve basın özgürlüğü kavramını unutarak hareket etti. Ben de hatırlatmak zorundayım.  Evet hukukun üstünlüğüne, bağımsız yargıya ve yargı kurumlarına üzerine zerre toz dokunmamasına basın olarak saygımız vardır, bunun için de çaba sarf ediyoruz. Kim ki yargıya dil uzatır, kim ki mahkemelere gölge düşürmeye çalışır Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği onun karşısındadır. Ancak kim ki basın özgürlüğünü unutur ve kim ki basın özgürlüğü kavramından ayrı hareket eder, ‘ben devletim, ben otoriteyim, siz karışamazsınız, ben onu da alırım, ben bunu da alırım’ derse o zaman da orada “dur” deme hakkını ben gazeteci olarak kendimde görüyorum.  Bu ülkede çok badireler atlatmış, baskılar görmüş, çok antidemokratik uygulamalar görmüş bu camia adına ben de ‘orada durun’ derim. Basın özgürlüğü diye bir kavram vardır.  Yargı dokunulmazlığı da vardır. Yargıya biz zerre toz kondurmayız ama basın özgürlüğüne de kusura bakmayın asla dokundurmayız. Başka türlü çözümü varsa onu zorlamak zorundaydınız. Siz gelip de ‘topuz zoru ile bunlara el koyacağım’ diyeceğiniz yere haftalarca bulamadığınız davacıya ulaşıp, ‘bu işi usul hal ile çözsek. Bu tür davranışın ne size ne topluma ne ülke olarak uluslararası camiada bize bir faydası olmaz’ diyebilirdiniz.

“Haysiyetimiz var”

Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği’nin uluslararası örgütler ile teması vardır. Bu konuyu biz şu anda uluslararası düzeye henüz taşımadık ama izliyoruz. Bir sonraki adımda bu konuda ısrar edilirse elbette ki başta Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Basın Özgürlüğü Ofisi olmak üzere harekete geçireceğimiz unsurlar vardır. Bizim de basın senin de iki örgüt de sadece iç mücadelenin değil uluslararası örgütler vasıtası ile de mücadele edecek gücümüz erişebilirliğimiz haysiyetimiz ve o güvenilirliğimiz de vardır. Bunun elbette ki bir unsur olduğunu ve uluslararası camiadan da kopuk olmadığımızı da hatırlatmak isterim.