Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Önemli olan kimin kazanacağı değil…

Memleket yine seçim havasına girdi. Kimisi değişim, kimisi hesap sorma hayaliyle sandık gününü bekliyor. Ne gariptir ki, yıllardır vurduğumuz mührün mürekkebi kurumadan, şikayet etmeye başlıyoruz. Seçiyoruz ama hemen ardından kendi seçimimizi eleştirmeye başlıyoruz. Çünkü seçme kriterlerimizin temel nedeni, ülke değil, kişisel talepler oluyor çoğu zaman…

Oyumuzu veriyoruz ama hemen ardından yolda rastladığınız kişinin, verdiği oyun memnuniyetsizliğini sorduğu, “ne olacak memleketin hali” sorusuyla anlıyorsunuz.
Şimdi yine seçim var ya, soru biraz değişse de, aslında aynı… “Sence kim kazanır?” sorusu. Aslında kimin kazanacağından çok, toplum olarak ne kazanacağımız önemli. Ancak dedim ya, derdimiz bizim kazanacaklarımız değil ne yazık ki…
Vatandaşa da kızmamak gerek. Çükü yıllardır sistem bunun üzerine kurulmuş. Hepimiz için önemli olan halkın değil, “kimin” kazanacağı ön planda… Bu kafayla gittiğimiz sürece memleketin halinin ne olacağı belli. Çünkü bu bezginlik, bu umutsuzluk çok tehlikeli. Herkes az çok biliyor ne olacağını ama “hiç bir şey olmaz” diyerek, kimse çaba göstermiyor…
“Yapamam!.. Olmaz!.. Bunu başaramayız!..” gibi çaresizlikler, yapabileceğimiz o kadar çok şeyi sınırlıyor ki, değiştirme fırsatları bir bir elimizden kayıp gidiyor…
Bir de sanki olaylara daha fazla kafa yorup, belki de iyice dibe vurmaktan korkuyor insanlar. Ama gerçek şu ki, karabasan gibi üstümüze geliyor ülkenin yarını…
Toplum, her Allah’ın günü siyasi kavgaları seyretmekte. Kendi geleceğini iyileştirme adına oy verdiği insanların, dün “ak” dediklerine, bugün nasıl “kara” dediklerini, birbirleriyle çekişmelerini izlemek zorunda kalıyoruz… Gerginlik dolu bir ortamda herhangi bir sistem değişikliğinin, herhangi bir reformun, herhangi bir ilerlemenin gerçekleştirilmesi mümkün müdür? Tabii ki değildir… “İnsan umuttur” denir… Umutsuzluğu insana yakıştıramayız. Hatta sıkıştığımız anlarda, “çıkmayan canda umut vardır” sözünü tekrarlarız hep. Can daha çıkmadan o umudu yakalamak, ileriye, güzele taşımak bizim elimizde…
Hiç kuşkusuz, bu ülke insanının yeni bir geleceğe ihtiyacı vardır. Kavgadan uzak, insanların birbirini sevip saydığı, umut veren, yeni ufuklar, yeni fırsatlar sunan bir geleceğe ihtiyacımız var…
Vereceğimiz kararlarla ya, “böyle gelmiş, böyle gider” deyip yaşadığımız durumu kabullenip teslim olacağız, ya da, “böyle gelmiş ama böyle gitmeyecek” diyerek yeni ve umutların yeşerdiği bir geleceğe kapı açacağız…
Kafalardaki o kemikleşmiş “koltuk hedefli siyaset” zihniyetini yıkmak zor olsa bile, inanın imkansız değildir…
Yıllardır çocuğun işi, efendinin ihalesi, şirketin kredisi diyerek oylarımızı ipotek altına alan insanlar değil miyiz biz?.. Şimdi dertlenmeye hakkımız var mı?..
Artık, kimin kazanıp kazanmayacağını değil, benim, senin, ötekinin, yani toplumun ne kazanacağının hesabını iyi yapmanın vakti geldi de geçiyor bile…

YERİN KULAĞI VAR
ADAY OLMAYACAK: Nisan ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olabileceği sinyalini veren İrsen Küçük aday olmayacak. Aday olması halinde kazanamayacağını bilen İrsen Küçük’ün, kendisini Başbakanlık koltuğundan eden Eroğlu’ndan hesap sormak için bir başka adaya destek vererek, intikam almayı hedeflediği iddia ediliyor…
DESTEK-KATKI-TEŞVİK:
Son Bakanlar Kurulu kararları, teşvik, katkı destekten geçilmiyor. Sigorta emeklisine 28 TL hayat pahalılığı layık görülürken, özellikle eylem yapan kesimlere bol keseden katkılar dikkat çekiyor. Umarım bu bir seçim ekonomisi değildir ve bütçe imkanlarının dışına çıkılmaz. Böyle bir duruma ne adayların ihtiyacı var, ne de bütçenin yeni yükleri kaldırmaya dermanı…

BAKMAYIN SİZ, HIZLA FAKİRLEŞİYORUZ:
Hayatınız bir aydır ucuzlamış fark ettiniz mi? DPÖ ucuzluk rakamlarını binde 88 olarak açıkladı. Bin lira alan biri 88 lira, iki bin lira alan 176 lira daha az harcama yapmış. Biz böyle bir ucuzluk hissetmedik tabii… Çünkü sadece bir yılda, zaten yüzde 3,39 fakirleşmişiz. Eh, devletimiz de bize bu hayat pahalılığını vermediğine göre, binde 88’i nasıl hissedelim ki…

KIZMAYA HAKKINIZ YOK:
Başbakan Özkan Yorgancıoğlu, Meclis önünde eylem yapan Luricinalılara kızmış. Bence kızmaya hiç hakkı yok, Sibel Siber’in Başbakanlığı döneminde çözülen yol sorunu için iki yıldır elini oynatmayanlar, köylünün haklı tepkisine kızmak yerine, özür dilemeliydi…

DÖVİZE DİKKAT:
Memleket öylesine toz dumana bürünmüş ki, yaklaşan tehlikeyi görmekte zorlanıyoruz. Son haftalarda dövizde yaşanan artışlar, derinden gelen bir krizin habercisi gibi. Maaşını Türk Lirası, evini sterlin, arabasını Euro ile alan binlerce vatandaşın, geçmişte yaşanan dövizzede olaylarının bir benzerini daha yaşayabileceği sinyalleri geliyor… Bu arada HP indeksinde döviz yok mu Allah aşkına? Ülke insanının neredeyse tümü yabancı paralarla borçlu, o zaman nasıl ucuzlamış hayat?

28 SENE SONRA:
Raziye Kocaismail, kanser hastalığının ülkede korkutucu şekilde arttığına dikkati çekerek, günde 1-2 yeni kanser vakası sayısının geçtiğimiz hafta 3’e çıktığını kaydetti. Hastalık bu hızla yayılmaya devam ederse, nüfusu 300 bin olan KKTC’de, 10 bin gün yani, yaklaşık 28 sene sonra kanser hastası olmayan kimse kalmayacak…

ZİRVEDEKİLER
Ferdi Sabit Soyer: Siyasette ilginç benzetmeleriyle dikkat çeken Ferdi bey, yine ilginç bir yorumda bulundu. “Siyasette et tırnak meselesini çok söyleyenler siyasetin pedikürcüsüdür, göze ve sahibe hoş görünsün diye tırnağı tımar edip boyayandırlar. Bu et ve tırnak söylemi mühim. Unutulmasın, etten beslenen tırnak makasla kesilir boyanmasın diye, sahte tırnakta çıktı güzellik olsun diye…”

DİPTEKİLER
Kaplumbağa Misaliyiz Vesselam: Dün Zeki Çeler Meclis’te belgelerle ortaya koydu. Hellimin “Bir Kıbrıs ürünü” olarak Türkiye’de tescili 2008’de yapılmış. Ama o günden bugüne Türkiye’de hellim üreten fabrikalar türemiş. Ağır cezası olmasına rağmen, üretimlerini sürdürdükleri gibi, bu ürünler de raflarda yerini alıyor. Yani yasa uygulanmıyor. Bakan Sennaroğlu, cevabında, Sanayi Odası’nın dava açtığını, devletten bir heyetin de şu anda Türkiye’de temaslar yapmakta olduğunu söyledi. Yazık… Mahkemeyle falan değil, ilgili bakanlıklar aracılığıyla bu iş başından önlenmeliydi…