Yıllarca önce gitmiştik.
Göğüslerinde yunan bayraklarıyla dolaşan gençler vardı ortalıkta.
Fransız filmlerinden kopyalanmış bir gibiydi etraf.
Briketleri şarap kokan sokaklar, dikey kırmızı kiremitli taştan evler ve uçsuz bucaksız bağlar.
Kızgın güneşe rağmen, her köşe başında rastlanılan şarap tadım dükkanlarını dolduran turistler.
Birçoğu tadım yapma ayağına kafa çektiği için “satın almayacaksanız tatmayınız” diye söylenen öfkeli satıcılar.
Ve göze batacak şekilde etrafı süsleyen Avrupa Birliği yardım tabelaları.
Aklımız gençlerin göğsündeki Yunan bayraklarına takılmıştı.
İhtiyar Rum, “bu sene modadır, korkmayın bunlardan bir şey olmaz” demişti.
“Bunlardan bir şey olmaz” cümlesini de “hepsi hanım evladıdır, eski milliyetçi gençler kalmadı” şeklinde açıklamıştı.
Bu açıklama yüreğimize su serpmişti ya.
Milliyetçiliğin doruğunda gezen bir Rum köyündeydik.
Aksfendiu ve arkadaşlarının İngiliz askerileri tarafından yakılarak öldürüldükleri yerdeydik.
Köyün ebatına göre devasa sayılacak bir kilisede ölenlerin eşyaları sergileniyordu.
Öldürüldükleri ev de ziyarete açıktı.
Evdeki büyük şöminenin altı geniş bir mağaraymış. İngiliz askerleriyle çatıştıktan sonra gizlice eve giderler açılan kapaktan mağaraya girip saklanırlar ve kapağın sütüne şöminenin ateşi yakılırmış.
İngiliz askerleri onlarca kez evi basmalarına rağmen şöminedeki ateşten dolayı bulamamış onları.
Ta ki köyden bir muhbir ispiyonlayana kadar.
İngiliz askerleri elleriyle koydukları gibi bulmuşlar bu kez.
Ama teslim olmamışlar, direnmişler. İngiliz hepsini cayır cayır yakarak çıkarmış mağaradan.
Grivas anılarında “yanarak ölen savaşçılarımız için büyük ızdırap çektim” diyor.
***
Yıllar sonra yine gittik.
Çoğalan turistlerle birlikte şarap evleri de çoğalmış.
Daracık sokaklara yeni yeni restoranlar açılmış.
El işi satan dükkanlar ve “Cyprus Delight” satan berifterolar.
Bu ekonomik krizde fena bir durum değildi aslında.
Belli ki köy turizmden yolunu bulmuştu.
Kilisenin karşısındaki bir cafeye oturduk.
Servis yapan garson Yunanlı.
Kaslı kollarına takılıyoruz “halterde Yunan milli takımındaydım” diyor.
Bizim Ersoy ile bilek güreşi yapmasını teklif ediyoruz. Ersoy’un kaslarını inceliyor ve “zor bir maç olur, sakatlanırsam işsiz kalırım” diyerek nazikçe reddediyor daveti.
Sohbetimizde öğreniyoruz ki Yunanistan’daki krizden sonra çok sayıda Yunanlı Güney’e göç etmiş ve ekmek paralarını Güney’de kazanmaya çalışıyor.
“Ama bunlar bizden çok Sri Lankalıları tercih ediyor” diyor kinayeyle Rumlar için.
Kilisenin önünde bir papaz büstü. Üstünde iki tane bayrak dalgalanıyor, bayraklarda çift başlı kartal figürü.
Garip duygular geçiyor içimden.
Bizans bayrağı dalgalandıran, binlerce İngiliz turiste rağmen etrafı EOKA’cıların büstleriyle süsleyen, işlerini Sri Lankalılara ve onlardan artarsa Yunanlılara yaptıran, Avrupa Birliği paralarıyla işi kurup keyif süren bir sistem.
O kadar yabancıydık ki…
































