Yağmur dinince paltomu sırtıma geçirip sokağa çıktım.
Etrafta ıslak toprak kokusu.
Birkaç komşu dinen yağmurun ardından kapı önlerini süpürüyordu, “kolay gelsin” diyerek yanlarından geçtim.
Yollarda oluşan su birikintilerine batıp çıkmamaya dikkat ederek pantolon paçalarını az yukarıya kıvırdım.
Benim gibi üç dört kişi daha evlerinden çıkmış sakin adımlarla yürüyorlardı.
Bir yaşlı kadın başını pencereden uzatmış havayı kontrol ediyordu.
Ellim ceplerimde, bir elimle bozuk paraları parmaklarımla oynamaya başlarken, bir sokaktan bir sokağa geçmiştim bile.
Zaten az sonra meydana çıkacak, meydan kahvehanesine gidecektim.
Hisar üstlerindeki efkalipto ağaçlarının birbirine vuran yapraklarının çıkardığı ıslak müzik kulağıma kadar geliyordu.
Böyle havalarda uzun uzun yürümek istemişimdir hep, yağmur ve rüzgar nereye beni götürüp savurursa.
Bu sokağı da çıkınca kahvehane gözükecekti.

Akşamcıların uğradığı mahalle meyhanesinin kapıları sımsıkı kapalıydı.
Meyhanede bir kafes içinde duran ve konuşsun diye dili kesilen kara karga kapılardaki camların ardında şaşkın gözlerle dışarıyı gözlüyor ama bir şey söylemiyordu.
Meyhanenin müşterileri hep aynı insanlardı ve her akşam aynı masaya oturuyorlardı.
Meyhaneci onları tek tek tanır, ne içip ne yiyeceklerini sormadan istediklerini masalarına koyardı.
Aralarından en yaşlı olanın başından acıklı, acıklı olduğu kadar dayanılmaz bir aşk hikayesi geçmişti.
…
Söylenenlere göre ikinci dünya savaşında henüz çok genç bir delikanlıymış.
Köylere posta taşıyan bu genç adam, köyün birinde bir kıza vurulmuş.
Sevmiş, sevdalanmış; onun hayali ile yatar kalkar olmuş.
Her boş zamanında Bahçeli köyüne gider, kızı bir çeşme başında görmeye çalışırmış ama bu gidiş gelişleri köylünün dikkatinden kaçmamış, hatta kız da bu durumu fark etmiş, o köye geldiğinde boynunu büker, yemenisini başına toplar, suyunu neredeyse yarım alır, apar topar çeşme başından ayrılırmış.
Köye son gidişinde dört kişi yolunu keserek niye bu kadar sık köye gidip geldiğini ve niyetinin ne olduğunu sormuşlar.
Genç adam da işin doğrusunu söylemiş, kendisinin kötü niyetli olmadığını, kızı görünce onu sevdiğini anladığını, bu yüzden köye gidip gelmeğe başladığını anlatarak eklemiş: “Ben hükümet görevlisiyim. Halim vaktim yerimde çok şükür. Kısmet olursa kızı babasından Allah’ın izni ile isteyeceğim.”

Dört köylü, genç adamın dürüst olduğuna inanarak ona kötü davranmamışlar ama aralarından biri “Öyleyse erkek gibi gider istersin, bu şekilde köye gidip gelmene gerek yok, köyümüz bunu kaldırmaz” deyip genç adamı salıvermişler.
Genç adam şehre dönünce o da köylülere hak vermiş.
“Erkeksen gider istersin, böyle tabii ki olmaz, el alemin kızını da rezil etmezsin” diyerek kendi kendine hiddetlenmiş.
Nihayetinde genç adam günlerce hazırlanarak kimi kimsesi olmadığından köy muhtarı ile kızın ailesine haber salmış.
Muhtar da ona birkaç gün sonra köy otobüsünün şoförü ile müjdeli haberi bildirmiş.
Bir hafta sonraya düşen salı günü köye gelmesini ve birlikte bu ziyareti gerçekleştirmelerini duyurmuş.
İçi içine sığmamış geç adamın.
Kabul ettiklerine göre kızı kendisine vereceklerdi.
O güne dört gün vardı. İşlerini erkenden halletmeye çalışıyor, geriye kalan zamanını çarşı pazarda geçirerek alış veriş yapıyordu.
Kendisine yeni gömlek, yeni ayakkabı, yeni yelek almıştı.
Hatta ayakkabıcı “Ne o Veysi daha geçen ay bir ayakkabı aldın, hayırdır inşallah?” demiş, o bir şey dememişti.
Ama en zoru ziyaret için alacağı hediye idi. Bunu çok düşünmüş, sonunda bir duvar halısı almaya karar vermişti.
Pazartesi günü düğün tıraşı olmuş, bıyıklarının ucunu yukarıya kıvırmış, bozulmasın diye o gece yatakta hep sırt üstü yatmaya çalışmış ama gözlerine uyku girememişti.
Şafak sökünce erkenden yeni elbiselerini giyerek çocuksu bir heyecanla köy otobüslerinin konakladığı hana varıp ilk otobüsün kalkmasını heyecanla beklemişti.
Vakit geldiğinde köy yollarını tutmuştu.
Mevsim bahardı ve sabahın serin rüzgarları köy otobüsünün bir penceresinden çıkıp diğer penceresinden savrulurken, yukarıya kıvrılmış bıyıklarına belli belirsiz ter birikmişti.
Nihayetinde otobüs servi ve çam ağaçlarının karşılıklı dizili olduğu yola kıvrılınca köye geldiğini anlamıştı.
Otobüs köy meydanında gürültüyle durunca ilk işi köy muhtarı Süleyman Efendiyi bulmak olmuştu genç adamın.
İyi karşılamıştı Muhtar onu.
“Gel bakalım delikanlı. İnşallah hayırlısı olur” demişti.
Muhtarın işlerini görmek için evinin bahçesinde ayırdığı kerpiçten bir odada vaktin gelmesini bekledikten sonra, ziyaret saati gelmişti işte.
Elindeki hediye paketini titizlikle tutarak muhtarla birlikte Salih efendilerin kapısını çalmışlardı.
Kapı geniş bir bahçeye açıldığında, kapı ardında duran dört kişinin yolunu kesen o köylüler olduğunu görünce ister istemez ürkmüştü.
Bu genç köylüler elini sıkarak “biz Ayşe’nin kardeşleriyiz” diye kendilerini tanıttıklarında daha çok heyecanlanmış ama bunu tez atlatmıştı, çünkü, köylü delikanlılar onu güler yüzle karşıladıklarından bundan cesaret almıştı.
Aileden hiçbiri bahçede yoktu. Onu alarak içeriye buyur ettiklerinde,
ailenin büyüğü Salih Efendi bir mindere oturmuş, hanımı Emine kadın da hasır bir sandalyede uzak bir köşeyi seçmişti.
Evin delikanlıları anne ve babalarını tanıştırmışlardı şeherli gence.
O da şehirli olmanın nezaketi içerisinde gidip teker teker ellerini öpmüş, elinde tutamakta olduğu hediye paketini Emine Hanıma uzatmıştı.
Böyle olmuştu başlangıç.
…
Uzatmayalım.
Muhtarın “Allahın kavliyle” şeklinde başlayan sözlerinin ardından Salih Efendiden kız istenmiş.
Salih Efendi de az biraz düşünür gibi yaparak, ama nihayetinde şehirli ve eli hükümet işi tutan bir gence kızını vereceğinin mutluluğu içinde bu işe “evet” demişti.
Muhtar daha önceden Veysi’nin yalnız başına yaşayan bir geç olduğunu ve ailesinin olmadığını araştırıp öğrenmiş, Salih Efendi için bilgi toplamıştı.
Veysi hakkında kötü bir söz duyulmamıştı doğrusu.
Genç adamın hikayesi böyle başlamıştı işte. Ama bu hikaye belki de Ayşe’nin hikayesiydi.
Bütün olacak olanlar bundan sonra olacaktı.
Ayşe’nin de pek hoşuna gitmişti Veysi. Kendisine söz düşmüyormuş ama gönlü de rıza göstermişti bu evliliğe.
Sonra Veysi’nin hem eli para tutuyor, hem şehirli, hem de yakışıklı biriydi. Bundan daha iyisini mi bulacaktı?
Hatta köyün kızları kıskanmışlardı bile Ayşe’yi. Hani başına talih kuşu kondu gibisinden.
…
Her gece aynı meyhanede, aynı sandalye ve aynı masada oturan, saçları önünden dökülmüş, yüz çizgileri hayat hikayesini resmetmiş gibi şekillenen bu sessiz sedasız ihtiyar adam için hayatın hiçbir değeri yoktu belli.
Meyhanede sıkça konuşulan, sıkça tartışma konusu olan memleket meseleleri bile onun masasında dağılıyor, hiçbir anlam ifade etmiyordu.
Konyak kadehini bir adamın boğazını sıkar gibi tutar, içkisini her seferinde bir defada bitirir ve her seferinde elindeki kadeh hayatı gibi parçalanacakmış gibi olurdu.
…
Ayşe’yi istedikten sonra köy düğünü Ağustos’ta gerçekleşmiş ve haftasına şehre gelip yerleşmişlerdi.
Ayşe’nin şehre fazla indiği yoktu.
Bu yüzden ilk zamanlar yabancılık çekiyordu.
Ama kısa zamanda bu yabancılığı atacak, konu komşuya karışacak ve oturduğu sokakta herkes Ayşe’yi çok sevecekti.
Veysi onu ilk günkü gibi seviyor, Ayşe de kocasına her gün daha çok yaklaşıp gönlünü kaptırıyordu.
Artık bir bütündüler, gece ile gündüz gibi, su ile toprak gibi, kalemle kitap gibi.
Fakat ne olacaksa bu günlerden sonra olacaktı.
İkinci dünya savaşı patlak vermiş, Veysi yine postacı olarak askere gitmek durumunda kalmış, genç evlilere ayrılık düşmüştü.
O günlerde Ayşe’nin tek tesellisi artık ailesi gibi sevdiği komşularıydı.
Zaman zaman ailesi de yanına gelmekle birlikte, Ayşe şehir hayatına alışmış, konu komşusu ile gününü herkes gibi yaşamayı çoktan öğrenmişti.
…
Bir kış zamanı Ayşe üşütüp hastalanmış, bu hastalık giderek zatürreye dönüşmüş, yatağa düşmek durumda kalmıştı.
En yakın komşusu Fatma Hanım başucundan ayrılmaz, eve doktorlar getirirmiş.
Buna rağmen hastalık geçmeyince, komşuları bir de “Kocakarıya başvuralım” demişler.
Kocakarı dedikleri şifa dağıtmakla bilinen çenesi düşük yaşlı bir kadın imiş.
Ona çeşitli otlardan ilaçlar yapıp içirmiş ve durumunu takip etmeyi sürdürmüş şifacı kadın.
O günlerin birinde kocakarı Ayşe’ye “kimlerdensin ya kuzum sen?” diye sorunca, Ayşe de pek renkli olmayan hayatını, ailesini, köyünü anlatmış.
Şifacı kadın anlatılanlar çerçevesinde kızın babası Salih Efendi’yi bir yerlerden çıkarınca yüzüne düşmanca bir hayret çöreklenmiş.
“Ama Zülfikar Ağa’nın oğlu?” diye neredeyse nefretle sormuş.
Ayşe buna bir anlam veremese de şifacı kadın “Aman Allah’ım ne haller, dünya nereye” şeklinde düşük çenesini konuşturmuş.
Bu anlamsız hayrete Fatma Hanım karışıp “ne oluyor şifacı kadın, niye böyle şaşırıp kalıyorsun? Ne oldu ki? Salih Efendiden yana ne derdin var senin?” diye öfkeyle üstüne yürümüş kocakarının.
Şifacı kadın dayanamamış, Ayşe’yi yatağında bırakarak Fatma Hanımı ondan uzak bir yere çekmiş ve ”Bu kız Salih Efendinin kızıdır?” diyerek duyduğunu bilmezmiş gibi bir kez daha sormuş.
“Evet” demiş Fatma Hanım “Salih Efendinin kızıdır. Ne olmuş?”
O zaman şifacı kocakarının düşük çenesi daha da açılmış, Fatma Hanımın öfkeli sesine yanıt verirmiş gibi “E bulamadılar adam da kızı erkek kardaşına yaptılar?” deyince, Fatma Hanımın dünya başına yıkılarak en az onun öfkesi kadar “Ne diyorsun Şifacı kadın? Nedir senin söylediklerin?” diye kocakarıya hiddetlenmiş.
Şifacı kadın bu kez Fatma Hanımı daha uzağa, daha kuytu bir yere çekip bildiklerini anlatmış.
…
Salih Efendi ve Emine Hanımın dört oğlu olmuş, bir türlü kızları olmuyormuş.
Dört erkek çocuktan sonra Emine Hanım hastalanıp çocuk yapamaz hale gelince, bir kız çocuğuna sahip olmak için annesiz babasız kalmış bir bebeği almaya karar vermişler. O sahip edindikleri kız Ayşe imiş.
Ayşe’nin esas annesi bir yıl ara ile iki çocuk doğurmuş. Bir kız bir erkek. Önce erkek doğmuş.
Bir gece bir köy düğününden dönerken, araba kayalara vurup köprüden aşağı devrilmiş. Ayşe’nin anne ve babası o kazada can vermiş.
O çocuklardan erkek olan da Veysi imiş.
Buydu kocakarının bildikleri, buydu yüzündeki çizgilerin dalga dalga kalkıp oturması.
O gün bugündür olay çoktan unutulmuş, kimse kimseyi bilmemiş,
Ayşe, Salih Efendilerin evladı olarak büyürken, Veysi yetimhanede büyüyüp kendi başının çaresine bakmaya çalışmış.
…
Uzatmayalım.
Ayşe hastalığını geçirip ayağa kalkmıştı.
Ama o gün bugündür komşusu Fatma Hanımın yüzü hiç gülmez olmuş.
Ayşe bunu fark etmesine rağmen üstüne gitmemiş.
Savaş devam ediyor, denizaşırı cephelerden ayda bir de olsa Ayşe’ye kocası Veysi’den sevgi dolu sözlerle mektuplar geliyordu.
Her mektup özlem doluydu ve Ayşe de aynı şekilde kocasına hasretler dolusu mektuplar yazıp gönderiyordu.
Postacı Veysi, posta yolu gözlüyordu.
Olacak olanlar o sırada olacaktı.
Bir gün konu komşu yemeklerini Fatma Hanımda yiyeceklerdi.
Hazırlıklar tamamlanmış, sofralar kurulmuştu.
Fatma Hanımın yüzü yine gülmüyor, kocakarının anlattıklarının tesiri altında Ayşe’ye her baktığında acı duyuyordu.
Bir de bu talihsiz hikayeyi içinde nasıl taşıyacak onu düşünüyor ve büyük ıstıraplar yaşıyordu.
Ama bu yük ona ağır geliyor, yalnız başına kaldıracak gücü kalmıyordu. Dayanamayıp, güvendiği komşusu Hidayet Hanıma bu meseleyi açacak, ona akıl danışacaktı. Nasıl olsa Hidayet Hanım aralarında en görgülü, en bilgili olandı.
Fakat bir yanlış yaptılar. İç içe geçmiş evlerde oda kapıları yoktu. Her oda birbirine açılmaktaydı.
Fatma ile Hidayet hanımlar bir odaya çekildiklerinde, Ayşe de yan odada konuşulanlara kulak misafiri olmuş, duyduklarının gerçekten kendi ile ilgili olup olmadığını önce anlamamış fakat mütemadiyen ailesinin isimleri geçince çığlıklar atmaya başlamış, o kadar ki yer gök inlemiş, tekmil kuşlar ürkmüş, avludaki akasya ağacı boynunu bükmüştü.
Başta Fatma Hanım olmak üzere yaptıklarından pişman olmakla birlikte, Ayşe’nin bunu nasıl olsa bir gün öğreneceğini, çoluk çocuğa karışınca işlerin daha zor olacağını anlatmışlar Ayşe’ye.
O günden sonra Ayşe karalar bağlamış. Dünya kapkara olmuş, bütün mevsimler kapkara, gök, yer, bulut, yağmur, yaprak, ot, böcek her şey kapkara olmuş.
Yüzü, gözü, körpe vücudu günden güne solmuş, nefes almakta güçlük çeker olmuş.
Eli mektup yazmaya varmamış hiç. Yazacak olsa ne diyeceğini bilememiş. Bir kardaşa yar gitmiş, bu ne biçim kara talih imiş.
Ve o olmuş işte.
Sessiz bir sabahtı. Henüz kimseler uyanmamış, gün bile göstermemişti yüzünü.
Ayşe’nin genç vücudu avluda bulunan dut ağacına asılı halde bulunmuştu.
Yüzü sonbahar yaprakları kadar solgundu.
…
Sokağı çıkmış kahvehane görünüyordu artık, ta ileride meydandan gelip geçen tek tük arabalar ardında bıraktıkları egzoz dumanlarında kayboluyorlardı.
İki evin arasında bulunan bir açıklıktan önüme fırlayan küçük bir kedi, ıslaklığının şaşkınlığı içinde gözlerini gözlerime dikerek öylece bakakaldı. Bir yandan cılız sesiyle bana bir şeyler söylemek ister gibiydi.
Mevsim kıştı aylardan aralık. Kış geldiğinde hiç bitmesin isterdim.
Yağmur bütün kirlenmişlikleri, bütün acıları süpürüyordu sanki.
Ama yine de “Ne yazık ki hiçbir yağmur aşk acısını silip süpüremez” dedim.
Kahveye gelmiştim işte. Camları buğulu beni bekler gibiydi.
İçerisi kalabalıktı ve orada oturan her bir kişinin ayrı ayrı hayat hikayeleri vardı.
Ben de bir köşeye geçip oturdum. Önümde duran gazeteye bakmadım bile.
Hayata dönmeden bir süre daha ihtiyar adamı düşündüm.
Yüzüm sonbahar yaprakları kadar solgundu…
































