RöportajSürmanşet

O bir dil üstadı

Geleceğe aktarılacak bir değer: Mehmet Kansu






Konuya veya söze onun sohbetimizin sonunda söylediği söz ile başlamayı düşündüm.

Heidegeer: “Dil, evimizdir. Biz, orada oturuyoruz.”

Evet bugün Adalı Sanatçılarda sayfa konuğum bir dil üstadı olan Öykücümüz, şairimiz, deneme yazarımız, sanatçıların hocası Mehmet KANSU oluyor.

Mehmet Kansu hoca ile sohbet etmek, kişinin bilgi dağarcığının çoğalması demektir.

Her hafta dediğim veya yazdığım gibi sözü fazla uzatmanın gereği yok.

Sorular ve cevaplar sizlerle beraber.

Okuyup bilgilenmek siz okuyucuların elinde.

E.H- ) Mehmet Kansu kimdir diye soruya başlasak nasıl olur sevgili hocam, her ne kadar yazın sanatında seni bilenler var ama bu sayfadaki okuyucularımız da bilip tanırlar.

M.K-) Batıdan ya da doğudan Trodos’a ya da eskilerimizin söylediğince Karlıdağ’ a tırmanınca, işte o görkemli dorukta serin bir esinti ve elbette çam ağaçlarının büyülü kokusu sizi sarmıştır artık.

Doruktasınız, doğuda işte o görkemli Mesarya. Gündüzlerinin kuru sıcağı, dinginliği; gecelerini aydınlatan yıldızlar ve saçlarını; gecelerin aşk fısıltılarıyla kurulayan meltem.

Derken batıya dönüyorsunuz: Kiraz, şeftali, kayısı, elma ağaçlarını arasından denize kayarcasına yönelirken birden bağ üzümleri: Beyazı, siyahı, sultanisi.

Artık BAF tepelerinde, ormanlarında, derelerinde, ovalarındaki çitlemit ağaçlarının gölgelerinden yorgun ayaklarınız denizin tuzlu sularında.

Ah! çitlemit ağaçları. Gövdelerinde sakladığı baş döndüren görkemli sıvıyı esirgemesiz sunan, o yaşlanmayan ağaçlar: İşte o sıvıdan bürüncük çarşaflar gibi beyazlatılan ‘Baf Sakızı’

1938 yılı, 1 Eylül günü Baf doğumluyum.

Ve işte on beş yaşıma dek yaşadığım ‘KASABA’. Kasaba, güzeller güzeli bir yükseltide, denizle görselleşiyor.

Denize yürüyorsunuz, belki de koşuyorsunuz, bir ya da iki kilometre. Ve birden “Kral Mezarları”, çıplak ayaklarla ezilmiş üzümlerin suyunu içerek sarhoş olanların bize armağan ettikleri mozaikler. Sonra Baf Kalesi, balıkçı sandalları, kıyılardaki ficalar, güneşlerde ve gölgelerde kaçamak aşklar.

İnsan, yaşadığı doğaya uyumludur ya da bir ürünüdür.

“Merkez” den uzak bir Baf. Bir taşra, bir periferi. Sert doğa koşulları. Bu nedenle insanları hep denimde, itişken ve kalkışkan, inatçı ve bazen kavgacı: İşte Midalar, Hasan Bulliler, Orhaniriler. Baş kaldırır ama ayni zamanda okuyan, fark eden ve eleştiren, korkusuz konuşan…

Bu sorunuza en güzel, en doğru yanıt, Gabriel Garcia Marques’ den: “Anlatmak için yaşamak.” Yaşanmamış, algılanmamış, denenmemiş bir durumu, olayı, acıyı, mutluluğu, hayatı, travmaları yazmanın pek olası olmadığından söz ediyor Marques.

Örnekleyelim bu söylemi: Marques, günlerden bir gün eşiyle birlikte yakın bir kente yolculuk yapmakta. Yarı yolda, birdenbire arabayı çeviriyor. Evine ulaşıyor. Masasına oturuyor ve “Yüzyıllık Yalnızlık” ın giriş tümcelerini yazmaya başlıyor.

Yazmak, böyle bir şey işte: “İlham” dan çok ‘bilinçaltı’ yla ilgili. Şöyle açımlamaya çalışayım, çok genel değinmelerle: Bir görüntü, bir ‘an’, beklenmedik bir ses, görünen ve ansızın yiten b ir gölge…Fark edilen sıra dışı durumlar, sevinçler, korkular, travmalar, acılar. Çocukluk yaşlarından başlayarak ilk gençlik ve daha sonrası yaşlarda süregelen hayatta olağan ve olağanüstü durumlar, olaylar…

Tüm bu hallerin; farkına varılmadan bilinçaltına süzülmesi, o betimlenemez ‘mekânda’ uykuya yatmaları. Unutulmaları da diyebiliriz. Sonra, ansızın şu ya da bu nedenlerle o mekân’ da bir devinim, bir sarsıntı başlar ve orada uykuya yatan, unutulan duygular, acılar, mutluluklar uyanarak bilinç yüzeyine çıkarlar.

O zaman, unutulanları anımsatmaz belki bize anımsatılır. Anımsanınca da yazıya, sese, resme dönüştürerek somutlaşır.

Elbette Freud’a göre.

E.H-) Öğretmenlik mesleğinden yazın sanatı ile uğraşma, öyküler, şiirler, denemeler. Nasıl oldu bu, bir ihtiyaçtan mı yoksa içsel temperemanın dışa vurması mı seni yazın sanatında üretime yönlendirdi?

M.K-) Yukarıda değindiğim durumların öğretmenlik /eğitimcilik mesleğimle çok da ilgili olduğunu sanmıyorum.

Daha çok ‘okuma’ edimi, okumaya başlamış olmak, okumasızlığa katlanamamak. Okulda okutulan kitaplarda, arkadaşlarımda ya da o zamanki kitapçılarda rastladığım romanlar: Kerime Nadir, Muazzez Berkant ve Peyami Safa’nın küçücük polisiye romanları: Orhan Çakıroğlu, çeviri romanlar: Güzel Dost, İhtiyar Balıkçı…

1936 Peru doğumlu ve Nobel ödüllü romancı Mario Vargas Llosa, ‘okumak’ eylemini şöyle yorumluyor: “ düş gücümüzün yoksullaşmasını, duyarlığımızı artırıp incelten, bize daha güzel ve önemli konuşmayı öğreten yetinmesizliğin yok olmasını, özgürlüğümüzün güçsüzleşmesini önlemek istiyorsak, davranmalıyız. Daha açık ve seçik söylemek gerekirse, kitap okumalıyız.(Edebiyata Övgü-S:33)

E.H-) Sevgili hocam seni takip etmek zor devamlı yazıyor ve üretiyorsun, yazın sanatımıza kaç eser sığdırdın, kaç kitabın kitapçılardan okurlara ulaştı ?

M.K-) Yayınlanmış kitap sayısının çok ya da az olmasının önemli olduğunu sanmıyorum. Yazın dünyasında yayınlanmış bir kitabıyla bile ölümsüzleşmiş yazarları biliyoruz.

“Yazmak” ya da “anlatmak” edimleri için ‘yaşamış ‘olmak. Okumalar, gözlemler, etkilenmeler, deneyimler vb. yazmayı başlatan, çoğaltan, tetikleyen durumlar.

Yedi yıl mücahitliğimde çok sıkıntılı, korkulu zamanlar yaşadım. Hayatın başka bir evresinde yaşanan belki de asla tanık olamayacağım olaylardan sarsıldığımı; düşüncelerimin, düşlerimin parçalandığı günlerim, gecelerim oldu.

Gregor Samsa’yla birlikte bir böceğe dönüşmek…Pişman oldum mu? Olmadım. Bir zamandı  öyle.

Yaşanması gereken.

O zaman şöyle diyelim: Şiir, öykü, denemelerden oluşan otuzu aşkın kitap.

E.H-) Tema olarak yazdıklarını hangi kategoride değerlendirebiliriz ve esin kaynaklarından da bahsedelim mi hocam, seni yazmaya iten ne? Nerden ilham alıyorsun ve yazıp üretiyorsun?

M.K-) Önceden ‘tema’ belirleyişim yok. Konu, tema, içerik, olay, tüm bu kavramlarla rastlantılar sonucu karşılaşıyorum. Söz ettiğimiz gibi; bilinçaltı ve bilinç üstü olayları. Paul Verlain, “ İlk dize Tanrıdan” demişken ‘ilham’  mı değinmek istemişti? Bilemiyorum. Yoksa, bilinçaltı bir Tanrı simgesi mi?

Lâtife Tekin, çağdaş Türk romancılığı denince ilk anımsanması gereken bir yazar. “Sevgili Arsız Ölümüne” ilişkin konuşurken: “ İçimden bir ateş geçti ve ben bu romanları yazdım”

Hayatın içindeyim. Işıklar, gölgeler, sokaklardaki atıklar, insanlar(doğada her şey) rastlantılar. Bir bayanın dudağındaki ruj…Rüzgârlı bir günde, asmanın kuruyan bir yaprağının havada uçuşmasının çağrışımlarından ne güzel düşler görülür.,

E.H-) Biraz da ülke insanımızın okuma kültüründen de bahsedelim mi, okuyan, yorumlayan ve tartışan bir toplumsal kimliğimiz var mı?

M.K-) Güzel bir soru. Ne yazık ki kanıtlana bilinir yanıtlar vermek için gerekli donamıma sahip değilim. Yirmiye yakın üniversite yanında kolej, lise ve örgün eğitim kurumlarında okuyan bir gençlik.

Ve ayrıca kamu görevlileri, emekçiler, esnaflar… İçişleri bakanının son günlerdeki açıklamalarına göre(ocak-2019) beşyüzbin nüfuslu bir K.K.T.C.

Her ders yılı sonunda yüzlerce genç arkadaşlarımıza dağıtılan diplomalar. Anne babalar gururlanıyor.

Güzel de bu kitleye kitap okuma alışkanlığı kazandırılmış mı?  Elbette; okuyan, kitap satın alan, okuduklarını paylaşanlar var. Dergiler mi? Haftalık ya da süreli yayınlanan kültür-sanat dergilerimizi okuyoruz. Bu yayınların sayfalarında çok önemi, değerli imzalar da var. Okuyan, araştıran, tartışan ve yazan aydınlık gençler…

Önemli olan, bilimsel ve yazın türlerinde bir yılda kaç kitap yayınlandığı, kaç kitap ‘ithal’ edildiği, var olan kütüphanelerimize günde kaç kişinin girip kitap aldığı ya da okuduğu, incele-araştırma alanlarında çalışanlar destekleniyor mu?

“ Bu toplum okumuyor” diye söyleyebilir miyiz? Bence, hayır. Her geçen gün, okuyan kitlenin çoğaldığını, kitap aldığını araştırdığını görüyoruz. Elbette, okumada ve kitap yayınlatmada heveskârlarımızda olacak. Olabilir. Şiirler, öyküler, masallar yazılsın. Her dileyen içsesini işittirsin.

Ama, yazar olmak, sanatçı olmak çok başka bir şey.

Bu aşamada konuşmamıza Devlet’ de katılmalı. Okuma, araştırma, yayınlama, paylaşma gibi konularda “ devlet politikası, programlarının önemi de devreye konulmalı.

Kanımca; araştırmacıları özendirme, genel kültür düzeyini ileriye taşıma, yaşam koşullarının hızla değiştiği, teknoloji ve tüketimin acımasızca yoğunlaştığı bir zamanda yaşıyoruz.

Çocuklardan, gençlerden, halktan giderek yükselen inatçı seslerle “TALEP”etmeliyiz. Kendimize, kendi yaşamımıza değil salt, çevremize ve evrensel boyutlardaki gelişmelere de odaklanmalıyız.

E.H-) Yurt dışı temasların da vardır bildiğim, orada yazın sanatımızı yabancı ülke insanları nasıl yorumluyorlar, neler söylüyorlar bizim yazılı eserlerimiz için?

M.K-) Her yıl, Makedonya Cumhuriyeti’nin Leşok kasabasında düzenlenen “Uluslarararası Yazın Çevirmenleri Sempozyumuna” çağrılı olarak Türkçe ve İngilizce bildirilerimle katılıyorum

Yine her yıl, Makedonya’nın Ştruga kentinde düzenlenen “Uluslararası Ştruga Şiir Akşamları” etkinliklerine altı yedi kez çağrılı olarak katıldım. Düzenlen bir ‘şarap’ tematikli bir yarışmada bana ödül de verildi.(çok da önemli değil)

Katıldığım uluslararası bu etkinliklerde ; K.K.T.C.’ den bir vatandaş olarak Toplumun; politik, ekonomik, sosyal ve kültürel varlığını, çağdaş gelişim durumunu gündeme getirmeye, Kıbrıs Adası’nda; yazın’ ı ve çeviriyi Barış’a açılan pencerelerden ileriye götürmek istediğimizi, somut çalışmalarımızı, iki toplum arasındaki dayanışma ve güveni derinleştirmek için çeşitli yöntemlerle programlar düzenlediğimizi vurgulamaya özen gösteriyoruz. Makedon TV.ve gazetelerinin sorularını da yanıtlamaları gerçekleştiriyoruz.

Benim şiir ve öykülerimden derlenen ve Makedonca olarak üç kitap yanında; Fikret Demirağ’la birlikte hazırladığımız “Çağdaş Kıbrıslı Türk Şiir Seçkisi” de Makedon yazın dünyasına sunulmuştur.

Almanya’da uzun yıllar çeşitli kültürel kurum ve ortamlarında emek veren ve yakın geçmişte Türkiye’ye dönen şair Yüksel Pazarkaya “Çevirinin Estetiği” kitabında:”…yazın, bir gerçekliğin tıpkı yansısı değildir…Göstergebilim (seniotik), bir gelecek metinlerin DNA’larını çözümleyecektir.

 

E.H-) Şimdi sanatta daha genel bir soru ile senin düşünceni almak istiyorum. Sanatımızın ve sanatçımızın dünyada bir yere gelebilmesi veya kabul görmesi için neler yapılmalıdır, bunun için bir devlet politikası gerekir mi, yoksa sanatçı bağımsız olarak kendi başının çaresine mi bakmalı?

M.K-) Üniversiteler, akademiler kolejler gibi yüksek öğrenim kurumları ‘sanatçı’ yetiştirmez. Konularında yetenekli ol anları eğitir, bilgilendirir, beceriler kazandırır, sanatsal dünyaların ve yaratıcılığın ufuklarına yöneltir, kişiliğinin ve sanatının olgunlaşmasına yardımcı olurlar. Olmaları gerekir.

Her sanatçı, sanatsal gelişimini gerçekleştirmede tek başınadır ve özgürdür. Bu bağlamda ülkesinde ve dış ülkelerde deneyim kazanmak, üretmek, kitaplaşmak sunumlar gerçekleştirmek ve yaratıcılığını ürünlerine yansıtmak uğraşlarında olmalı, kısıtlayıcı durumlar varsa savaşmak, fırsatları değerlendirmeli…Kabul germek, tanınmak; kendi sanatında ve uslûbunda farklılığa, çeşitliliğe, sıra dışılığa, CESARETE biraz da.

Elbette “ Devlet Politikası” olmalı. Ama bu politika ve programlar; sanatçıya yön vermek, sanatçıya egemen olmak bağlamlarında olmamalıdır. Sanatçının tanınması, gelişimi, verimliliğini artırması, uluslararası etkinliklere, toplantılara katılarak ülkesini ve sanatını tanıtmasına her türlü desteği sağlamalıdır. Bu da ayrı bir tartışma ve sempozyum konusu.

E.H-) Her insanın hobileri de var seninkiler nelerdir? Mesela şimdi yaptıkların veya ileriye ötelediklerin?

M.K-)Hobim” yok denecek kadar ez. “Hobisizliğim” var demek belki doğru. “Okumak” desem yeterli değil. Çünkü ‘Okumak’ kendimce bir gereklilik.

M.K-) ‘Hobi’ olarak sayılırsa: Gözlemcilik, izlenimcilik, caz müziği dinlemek,

Her sabah Malyalı’nın kahvehanesinde kahve içmek. Her sabah,05.30’da yürüyüşe çıkmak.

Gelecekte; sessizliğim, bir çalışma masam ve zamanım olursa yıllardır ötelediğim otobiyografik bir kısa roman (novella) , belki bir ‘uzun öykü’ yazabilmeyi gerçekleştirmek.

Ya da belki, “Kaptan Ahap’la birlikte, bir balinanın sırtında denizlere açılmak.’

E.H-)  Mehmet hocam dostum son olarak sorulmamış, söylenmemiş neler var, bunlardan da bahsedip sohbetimizi bitirelim ne dersin?

M.K-) Yazın türlerinde, resimde, müzikte, el sanatlarında araştırma; ülkemizin günışığına çıkarılamamış sanatsal ve kültürel değerlerinde, sosyo-politik alanlarda çalışan, üreten ya da gelişmek isteyen; okuyan, yazan ve tartışan gençlerimize de tanık oluyor ve konuşuyorum onlarla, gururlanıyorum, umutlanıyorum ve bazen ağlıyorum.

Hayatın yolumuza çıkarabileceği engellerden, olumsuzluklardan olabildiğince yılmamak.

Her iş, her görev, yazda ve kışta deneyimler, ders almalar, olgunlaşmalar barındırır. Bedel de ödenir çoğu zaman. O zaman; daha girgin, daha yaratıcı, daha sorumluluklar alan dinamikleri benimsemeliyiz. Nazım gibi:’ Rüzgâra karşı yürümek.’

Son sözlerim şunlar olabilir: Bu ‘ada’ da, bugünlere değin kalabilmişsek, kişiliğimizi koruyabilmişsek “DİL’İMİZİ UNUTMADIĞIMIZ YA DA UNUTTURLMADIĞIMIZ” içindir sanıyorum.

Bu ‘dil’ le konuştuk, düşündük, konuşup anlaştık.

Heidegeer: “Dil, evimizdir. Biz, orada oturuyoruz.”

Ve yine ünlü Peru’lu romancı Mario Vargas Llosa:

“…Dil, edebiyat aracılığıyla evrilip gelişerek inceliklerin ve uslûbun yüksek düzeylerine eriştikçe insanların keyif alma olasılığı artmıştır”

Düzeysiz, görsel-işitsel medyatik ortamlardan kaçınmak, ne yaparsak seçici olmak; insanımız, kendimiz ve insanlığın önemli görevidir, değil mi?

 

Benim bilgi dağarcığım Mehmet Kansu hocamın aktarımları ile artıya geçti.

Zaten ülkelerin zenginliği gündeki paylaşımları geleceğe aktardıkları değerlerle ölçülür.

Ve Mehmet Kansu hocamız da bizim ülkemizin geleceğe aktaracağı bir değerdir.

Kültürel değerlerimizi çoğaltıp geleceğe aktarmak ümidi ile sanatla dolu yaşayınız sanatsız yaşamayınız.

ANLAYANA !!!

Röportaj: Ertaç Hazer

 

 








Başa dön tuşu