Sn. Akıncı New York’tan döndü ve daha Kıbrıs’ın havasını solumaya başlamadan Ercan Havaalanında yaptığı basın toplantısıyla hem açıklamalarda bulundu hem şikâyette!”
Sn. Akıncı’yı şu yönden anlamak gerekiyor. Eğer çözüm istiyorsak “müzakerelerin yeniden başlaması için uğraşacak olan elbette Türk tarafı olacak!”
Dolayısıyla Sn. Akıncıya yönelik, “işte bizi satıyor..” Yada “Rum tarafına ödünler veriyor..” Yahut Crans Montana’yı referans alarak “kalındığı yerden devamını” istiyor dolayısıyla
Rum tarafına Kuzey’de ödünler veriyor..” Eleştirilerine yaklaşmıyorum..
Her ne kadar “Crans Montana” kafa karıştırıcı olsa da sonuçta biliyoruz ki Sn. Akıncı hem kesinlikle “siyasi eşitlikten” ödün vermeyecektir hem Dönüşümlü Başkanlıkta ısrar ederken Türkiye’nin garantörlüğü konusunda geri adım atmayacaktır. Kaldı ki bu kararlı tutumu, müzakereler safhasında Ankara’ya karşın “kendi siyasi inisiyatifi” ile değiştirmesi, kendi kafasına göre takılması mümkün değildir..
Nitekim Ercan’daki açıklamalarında da gördük Sürekli Anastasiadis’i suçladı:
Mesela diyordu ki “Rum lider ilgi yaratma çabasından artık vaz geçmelidir…”
“Sürekli daldan dala atlamaktadır…”
“Referans kavramlarında anlaştığımız doğru değildir…”
Sonuçta Sn. Akıncı, “mümkün olan çözüm, BM’ler parametrelerinden oluşan çözümdür” diyor ve ekliyor: “Bu da iki Kurucu Devlete ve siyasi eşitliğe dayalı Federasyondur…”
…Beğeniriz yada beğenmeyiz! Fakat BM’lerin elinden kurtulmamız yada BM’ler ötesinde çözüm olasılığını sağlayacak bir başka “siyasi ortam” sağlama alternatifimiz yoksa; sonuçta Guterres’in çözüm çabalarına hep ihtiyacımız olacaktır.. Ancak bu zorunluğu “Guterres planı” olarak lanse etmek de mümkün değildir. Sonuçta çözümü Sn. Akıncı ile Anastasiadis’in uzlaşması sağlayacaktır..
Buna karşılık eğer ikide birde sorunun üzerine maydanoz gibi kıyılan “BM’ler parametreleri” lafıyla kafamızı fena halde bozan “Crans Montana’da alınan yarım kalmış kararlar” ve Genel Sekretere sunulan içeriğini bilmediğimiz “haritalarsa…” Eee, müsadenizle KKTC yurttaşı olarak bağıracağız da çağıracağız da!
Öte yandan: Kıbrıs siyasi sorununa yönelik çözüm modeli üzerinde ne Meclisimizde ne Siyasi Partilerimizin Yönetim Kurullarında ne de STÖ’lerinde sağlayamadığımız Ulusal konsensüs’e karşın, “Sn. Akıncı yani Cumhurbaşkanlığı Makamı ile Tatar Hükümeti arasında soruna ilişkin “birlik beraberlik” ummak güneşin Batıdan doğmasını beklemek kadar abese iştigaldir…
**********
NE BİRLİK NE BERABERLİK!
Bu ülkede her kim ki “vatanıma milletime hizmet etmek için varım” diyerek kendini halkın önüne atmışsa, hemen ardından da “birlik beraberlikten” bahsetti!
(Nitekim Yukarıdaki yazının hemen son paragrafına bakın. Gördünüz değil mi? Kıbrıs siyasi sorununda bile Cumhurbaşkanı ile Tatar hükümeti eş uyumlu politikalarda bir araya gelemezlerken!..)
Neden Başbakan Tatar’ın sık sık, “halkın refah ve mutluluğu için hep birlikte çalışacağız” yollarındaki demeçlerine iltifat edelim? Nitekim ben her defasında burun kıvırıyorum!
Çünkü öldüler gittiler bu ülkenin “liderleri” olarak ne Rahmetlik Denktaş ne Dr. Küçük Kıbrıs sorununda bile o “birlik beraberliği” sağlayamadılar! Kaldı ki “sosyoekonomik konularda sağlasınlardı!
Kaldı ki “halklar” laflara değil ceplerine giren parayla, boğazlarından geçene bakarlar!
Ve ne zaman ki ceplerdeki para karınları doyurur işte o zaman memlekette istikrar da olur huzur da!
Şimdi KKTC’de olan “icraat” Türkiye’nin parasal katkısını halka, kurumlara, zorunlu yatırımlara ya ihtiyaçları oranında ya da dağınıkça pay etmektir!
Peki para bittiğinde ne olacak? Gene Ankara’nın kapıları çalınacak!
…Hiçbir “Hükümet” bu “kısır döngülü” talihi değiştiremediği içindir ki zaten en kabadayısından bir buçuk yıl kalabildiği devri iktidarında ne halkın şikâyetleriyle serzenişlerinden kurtulabildi ne de memlekete istikrar getirebildi! **********
KISACA TAKILDIĞIM: (DEVLET MAHZUN BELEDİYELERİ MAHZUN!)
“Belediyelere” yukarıdaki “Devlet” olgusu prespektifinden bakıyorum. Eğer başarabilselerdi “kentlerde Devletin vatandaşlarına veremediği “huzuru” sağlayabilirlerdi.
Hepsi de “popülizme, gösterişe, partizanlığa” yenik düştüler! Çünkü “Belediyeciliği” bilmeyen siyasi parti militanı kayırılmış politikacılardan öte değillerdi!
Nitekim şu kentlerin geldiği durumlara bakın: Artık bir daha geri dönüşü olmayan çarpık yapılaşmalar mı istersiniz, bozuk yollarla, oluşturulamayan yeşil alanlar mı?
Trafik, keşmekeşiyle gelişirken, gürültüyle büyüyen kentler artık “yaşanası” değil!
Artık arabalar sürücülerinin inisiyatifi dışında çarpışıyorlar! Çünkü yollar ne artan arabalara yetmekte ne yoğunluk dikkate alınarak “trafik işaret ve düzenlemeleri” yenilenmektedir!
“Hükümetlerin” sağlayamadığı istikrarı huzuru; yeşil alanları, parkları, mahallelerde çocukların oynaması için oluşturulan alanlarıyla Belediyeler sağlayabilirlerdi ama..
Oysa kentler mahallelerinde yeni inşaatlar nedeniyle kanalizasyon, su boruları, elektrik telefon hatları için kazılan yollar, haftalarca kapatılmadan arabaların tekerlerini mahvederken bile Belediyeleri kimseler harekete geçiremiyorlar!
Ki artık açıktan “batmışlığa” sığınarak ne kadar Belediye hizmeti varsa hepsini de ipe serdiler!
Devletler tüm organlarıyla bütündürler! KKTC dışında!
































