Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

NEDİR “YENİ FİKİR?”

Sn. Tatar ile Anastasiadis arasında “tanışma faslı” olması gereken ve bir süredir beklenen görüşme gerçekleşti.

İfade edildiği gibi gayri resmi ve sadece “tanışmaya” yönelik bir seramoni olmasına karşın Sn. Tatar’ın da ifade ettiği gibi olası görüşmelerde “neleri masaya taşıyacağının” ipuçlarını da verdi..  Hatta taraflar bir adım ileri giderek ilk etapta “beşli görüşmelerin yapılması konusunda da görüş birliğine vardılar.”

BEN Sn.  Tatar’ın Anastasiadis’e yönelik şu sözlerinin altını özellikle çizdim, aktarıyorum:

“SAYIN Anastasiadis’e Kıbrıs’ta yaşayan iki halk olarak her birimiz kendi devletimizde bu adayı paylaşmakta olduğumuzu ifade ettim. Dolayısıyla yan yana barış içinde yaşamak için bir işbirliği ilişkisi içinde olmamız gerektiğini söyledim…”

Fakat Sn. Tatar’ın sorunun boş böğrünü delen Anastasiadis’e yönelik  “işte gerçek” dedirten sözleri şu olmalıdır: “Masaya yeni fikirler koymanın zamanı geldi…”

HATTA diyorum “zamanı geçti bile!” Çünkü 46 yıldır olmayan duaya amin dercesine adada Türk-Rum  federasyonunu tesis etmenin peşinde koşuldu, olmadı! Hem de Türk tarafının  haddinden çok daha fazla  toprak tavizinde bulunmasına karşın.

***

PEKALA NEDEN OLMADI? Sizler de biliyorsunuz ben sadece tekrar ediyorum:            Rum tarafı Türk tarafıyla oluşturacağı “federasyonu” toprak kazanımının da ötesinde ve her müzakere sürecinde olmazsa olmazı olan şu  iki ana “konuda”  çıkmaza sokup kilitledi.

Bir: Çözüm olacaksa adada ne Türkiye’nin garantisi ne de askeri de olacak!

İki: Azınlıktaki bir toplumun siyasi eşitliği kabul edilemez!

Çok kısaca Rum tarafı her devrede kendini adanın mutlak sahibi olarak görürken, “azınlık” dediği Türk halkına da ancak “sahipliği” altında bazı siyasi yetkiler tanımak kadarına tahammül etmektedir!

Rumlar Kıbrıs Cumhuriyetini de bu nedenle  yıktılar, Annan planına da bu nedenle “hayır” dedilerdi. Eğer Crans Montana’da masayı berhava ettilerse sebebi yine bunlardı.

KISACA Rum tarafı eğer adayı  Türklerle bir federasyon şemsiyesi altında paylaşacaksa, evvel emirde Türkiye’nin garantisiyle askeri adayı terk edecek! Kurulacak federal devletin  de örneğin kapsamında dönüşümlü Başkanlık sistemi bile olmayacak!  Ve tüm siyasi, ekonomik, doğal zenginlikler paylaşımlarında büyük oranda sahiplik Rum tarafında olacak!

***

BİLİYORUZ ki Talat’tan Eroğlu’na, Akıncı’dan şimdilerde Sn. Tatar’a gelene dek hiçbir Cumhurbaşkanı  bugüne kadar masada Rum tarafı ile  sonuç getirecek uzlaşı sağlayamadı..

Bu nedenle eğer Sn. Tatar “yeni fikirler gerekmektedir” diyorsa gerçeği söylüyor. Rum tarafı önce Kuzey’de en az kendisi kadar devlet hakkına sahip bir Türk devleti olduğunu kabul etmeli “federasyon” şemsiyesi ille de açılacaksa bu iki ve siyasi yönden tanınmış devletler üzerinde açılmalı..

“Hayır asla olamaz deniyorsa” yeni rotamız bizi tanıyan Türkiye’nin güvencesi oranında varlığımızı sürdürmeye devam ederken,  bir yandan da “yeni fikrin” kapsamına alacağımız “siyasi tanınmışlığı”  gerçekleştirmek için uğraşmak olmalıdır.                                          ***

KISACA TAKILDIĞIM: (YOKSA YURDUMUZA LAYIK DEĞİL MİYİZ?

İngiliz koloni dönemimizde  okula başlarken birinci sınıfta  tek kitabımız vardı o da “Alfabeydi.”  Üst sınıflara çıktıkça  alfabenin yanı sıra  tarih, coğrafya, tabiat bilgisi, Türkçe  gibi kitaplar da dağıtılırdı.

İngiliz dönemiydi ve tüm okullarla eğitim öğrenimden  sorumlu Maarif  müdürü de  İngiliz’di. Buna rağmen beşinci altıncı sınıflarda okuduğumuz Türkçe kitaplarda Ömer Seyfettin’den hatta Reşat Nuri Güntekin’in kitaplarından bile alıntılar vardı. Mesela “Pembe İncili Kaftan” gibi. Yada şu aşağıda özetle aktaracağım hikâye gibi olanları:

“VAKTİ zamanında padişah maiyetiyle payitahttan epey uzaklaştıkları bir kır gezintisinde bakar ki iki aşiret  kıyasıya  savaşıyorlar.. Padişah yaklaşınca savaşa ara veren kabile reislerini yanına çağırıp   neden savaştıklarını sorar. Her iki taraf da “paylaşamadığımız bir toprak parçası için” derler ve Padişahtan arabulucu olmasını isterler.  Ancak padişahın bir şartı vardır. “Önce der yaşadığınız yerleri  görelim.”

Ve padişahı önce bir aşiretin   yaşadığı şehre götürürler. Padişah bakar, viran harap yolları düzgün olmayan bir berbat yerleşim yeri… Diğer aşiretin  yaşadığı yere götürürler bakar ki Padişah her taraf bayındır, tertemiz evler, ağaçlar, yollar, çeşmelerden akan sular…

Ve padişah kararını verir: O toprak yaşadığı yeri  bayındır yapanın  hakkıdır..

ESKİDEN “kıssadan hisse” derlerdi.  “Bakarsan bağ bakmazsan dağ” olur derlerdi.. Ecevit bile “toprak ekenin su kullananın dediydi..”

Ya biz ne diyoruz? İşte Lefkoşa!İşte Mağusa! İşte çoktan katlettiğimiz Girne! Ki çok utanmış olacağız bu çarpık yapılaşmalara baka baka “emirnameler”  çıkarmak geldi aklımıza ama onu da yüzümüze gözümüze benzettik!

Ve Mağusa ikinci bir Girne Lefkoşa olmak yollarında aldı başını giderken neyse ki  bu koronavirüs az biraz önünü tıkadı ama biline ki virüs gider o inşaatlar beteri ile devam eder..

YOK! Aslında en az kapalı Maraş kadar utancımız olan Mağusa limanından söz edecektim!  Artık dayanılmaz ve tehlikelerle dolu trafiğine dikkat çekecektim! Akşamların zift gibi karanlıklarının ne zaman sona ereceğini soracaktım! Bu üniversite kentinde hâlâ doğru dürüst otobüs seferlerinin olmamasından, hâlâ insanların, öğrencilerin olmayan kaldırımlar nedeniyle tarlalardan yürümek zorunda kaldıklarının şikâyetinde bulunacaktım! Yolsuzluklarından ama bu kez gerçekten patlak çatlak “yol’suzluklardan bahsedecektim! Apartman çocuklarının oynayacakları yeşil alanlarının bulunmadığına dikkat çekecektim!  Okul yapılacak alanların bile apartmanlarla doldurulduğundan yakınacaktım! Yaratamadığımız güzelliklerin sözünü edecektim…

Kısaca KKTC’i hâlâ vatanımız yapamadığımızı söylerken, yoksa bu topraklar gerçekten hakkımız değil mi diyecektim!