Bugün müzakere sürecine şöyle bir göz atmadan önce, kaç zamandır kafamda dolaşan bir soruyu atayım ortaya: “Biz Güney’deki Rum yönetimine güvenmiyoruz” diyerek müzakere masasına oturmayı ret etmiş olsaydık ne olacaktı? Tabi ki tam aksi çağrılarda, “çözüm isteriz” feryatlarında, o masanın asıl kurucusu olduğumuzu unutmadan yazıyorum bunu. Ve soruma cevap veriyorum:
Mümkün değildi! Ne KKTC ne de Türkiye Masadan kaçacak böylesi bir siyasi rizikoya giremezlerdi. Çünkü sonrası gelişmelerde BM’lerle AB’nin baskılarına dayanamazlardı! Ancak itiraf edelim. Masadan kaçmadık ama bütün çözüm “planları” dışımızda hazırlandı! Hatta Rum tarafının etkisi, onayı ve ağırlığı ile… Neden:
ÇÜNKÜ: Suçlu sandalyesinde oturan bizdik! Karşımızdaki tüm güçler de “bizi yargılamak” ve cezamızı belirleyecek son kararı vermek durumundaki mahkeme heyetiydi. BM’ler, GK’i, AB… Eh varsa bir “davalı” kesinlikle bir de “davacı” olacaktı o da zaten 1974’den beridir yakamızı bırakmayan Güney Rum Liderliği ile Kilisesiydi…
Hepimizin bildiği bu gerçeği niçin ayazlattım? Şu büyük hatadan dolayı: “Bizi dava edenleri istedikleri gibi, istedikleri olaylardan, istediklerince yargılamalarına, politik tavır koymadık! En basiti: “Hayır, sorun 1974 de değil, 1954’lerde başladı” dediğimizin arkasında duramadık! 1960 KC’ni Rum tarafının yıktığını söyleyemedik! 1963’de kasaba ve köylerimizden kovulduğumuzu, evlerimizin yakıldığını, göç yollarına düştüğümüzü anlatamadık! Jenosit hareketleri sonucu kitlesel kıyımlara uğradığımızı ispat etmek gereğini duymadık! 1974’e biz değil, Rum tarafının davetiye çıkardığını dünyaya anlatıp kabul ettirecek propagandanın sahibi olamadık!
VE HER DEFASINDA. Kuzu kuzu müzakere masasına oturup, Rum’un istediği yerden kesmesi için, boynumuzu önüne uzattık! Hem de ne menem “Sol” olduğu, çoğu zaman “Sağ”dan beter çıkar kombinalarında debelenirken, “halkların kardeşliği” gibi abuk sabuk laflar edip hiçbir şey olmadıkları halde çok şey olduklarını sanan kesimlerin gayreti ile!
Bu nedenle diyoruz ki çözüm olursa “kaybedecek” olan Türk tarafı olacaktır! Ancak hiç şüpheniz olmasın. Rum tarafı asla “kazandık” demeyecektir! Çünkü onlar için Türk halkı ile ayni adada oluşturulacak bir federal sistem “çözüm” değildir. Arkasında koştukları tüm ada egemenliğidir. Verecekleriniz o egemenliği sağlamaları için yetmezse, yine isteyeceklerdir. İşte bu mücadeleye hazır olmalıyız.
**********
SORUNLAR NEDEN AĞIRLAŞTIRILIYOR? (YOKSA HEDEF TÜRKİYESİZ ÇÖZÜM MÜ?)
Talat’lı “CTP Parti Meclisi” Kalyoncu hükümetinin bir yandan çiftçiler, öte yandan batıp giden belediyeler ve genelde hiç birinin durumunun iyi olmadığı gerçeklerde tüm sektör ve kurumların çoktandır üstesinden gelinemeyen sorunları karşısında sessiz kalırken; “siyasi sorun” bir, “TC’nin akıttığı ve artık “su sorunu” olarak tarihe geçen sorun iki, çok sesli ve ilgili olmaktadır!
Kimbilir belki de “toplumsal hoşnutsuzluklardan” kaynaklanan “tepkiler” tepe tepe kullanılarak “çözüm siyasetine” dönüştürülen argümanlar haline getirilmek istenmektedir! Hem de müzakereler safhasında Kıbrıs Türk tarafının eskisinden çok daha güçlü olması gerektiği söylenip kabul edilmesine karşın!
AMAÇLANAN NEDİR? Çok açık: TC siyasi ve ekonomik iradesinin KKTC’den uzak tutulması! Sn. Akıncı bu konuda müteaddit defalar açıklamalar yaparken Ankara’nın “baskısı olmadığını” şu veya bu yönde müzakereleri direkt ilgilendirecek müdahale veya uyarının bulunmadığını” söyledi. Fakat Cumhurbaşkanının bu “açıklamalarına” karşın ısrarla ve sistematik şekilde “TC’den müdahaleler olduğu” yayılmaktadır!
SON OLAY: Geçen yıldan yeni yıla sarkan iki büyük sorun vardır. Biri “suyun yönetimi sorunudur.” Diğeri imzalandığı halde uygulanmayan reform içerikli “Mali ve Ekonomik Protokollerdir.” Üstelik yenisi de ısrarla savsaklanmakta imzalanmamaktadır! Bu protokollerin uygulanmasına hükümetin büyük ortağı CTP karşı tavır koymakta, “Özelleştirmelere” karşı “Devletçiliği” savunmaktadır! Hatta hangi ekonomik verilere ve bilimsel araştırmalara dayandırıldığı belli olmayan (fakat siyasi yönden bal gibi de belli olan) “özelleştirmeler KKTC’nin şartlarına uygun değildir” yargısı, CTP kanadının sloganı haline getirilmiştir!
BAŞA DÖNÜYORUM: “Su” ve “devletin çiftçilere ödemesi gereken borçlarının tamamını ödeyememesinden” kaynaklanan iki soruna bakıp, “canım KKTC’yi münferit sorunlar niye etkilesin” demeyin! Çünkü ikisinin de “şaibe ve töhmeti” Türkiye’ye bağlandı! Hatta zamanında ödenemeyen 13. Maaşlar da!
TÜRK HALKI ÇÖZÜME HAZIRLATILIYOR: Ve tabi hem kafası hem de yapısı ile giydirilip kuşatılıyor! Bu unsurların hepsinin de “Kıbrıslı” olmasına büyük özen gösterilerek! Kısaca geldiğimiz aşamada henüz açıktan seslendirilmedi ama yakında işitilir, TC’nin garantörlüğüne yönelik anti propagandayı da yanına alacak bir “Kıbrıslıca ve Kıbrıslılar” iradesine dayalı çözümün provası başlatılmak isteniyor! Ki sonuca varıldığında yazılıp okunan başlığı “Türkiyesizlik” olsun!
**********
KISACA TAKILDIĞIM. (GÜNEY’LE İŞBİRLİĞİ GÜZEL DE!)
Eğer Türkiye, “size istediğiniz anda elektrik akımı da bağlarım” demiş olsaydı ki dedi, “hayır istemeyiz” denilerek ki denildi, büyük tepki gösterilirdi! Fakat geçtiğimiz günlerde artık bize yeterli olmadıkları gün gibi açık elektrik santrallarımızın “bakım onarımı” derken bazı üniteleri devre dışı kalınca soğuk da bastırınca “kesinti anlarında Güney’den elektrik akımı sağlayacak bir sistem oluşturuldu.” Güzel! İki halk arasında bu tip insani ilişkiler olmalıdır.
FAKAT: Olay düşündürücüdür. Türkiye ile ilişkilerde zar zor yol bile kat edilemez, (buna karşın parasal yardımları cebbellu edilip, yatırımları tepe tepe kullanılırken) Rum tarafı ile çok kolaylıkla anlaşmaya varılabilen elektrik akımı olayına nazire suyu dışlamamızın var mı bir “özel ve ırksal anlamı ile siyaseti?” İspat edilmeye çalışılan nedir? “Biz bu adada Türkiyesiz de Rum tarafı ile kader birliği yapabilecek siyasi iradeye sahibiz” demek mi? İnsan takılıyor işte!
































