Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

NE İSTEDİĞİMİZİ BİLİYOR MUYUZ? (ÖYLEYSE İŞTE FIRSAT. TÜMÜNÜ DE MASAYA KOYUN!)

Geçen gün öteden beri saygı duyduğum eski bakanlarımızdan bir dostla telefonda uzun süre sohbet ettiydik. Laf lafı açtıkta müzakereler sürecine kadar geldikti ki baktım ortak görüşlerimizde buluşuyoruz.
Mesela “müzakere masasına oturmuşuz ama gerçekten ne istediğimizi biliyor muyuz?”
Mesela sürekli Rum’un öneriler sunmadığından yakınır yahut çok uç noktalarda öneriler getirildiğinden yakınırken hangi karşı önerilerle tezlerini saf dışına itiyoruz?
Mesela Müzakereci Özersay bir sonraki aşamaya geçilebilmesi için yeni bir yol haritası gereklidir derken bugüne kadar öylesi bir yol haritasının olmadığını hatırlatmıyor mu?
Annan Planı’nın hemen ardından Rum’un AB’ye resmen üye alınması ile bütün siyasi dengeler Güney’in lehine değişmişken o günden bugüne kadar Ankara ile KKTC ne yapmış, nasıl bir çözüm stratejisi saptamış masaya neleri koymuştur? Ve ilahi…
BU SORULARA CEVAP VEREMİYORUZ: Ve geriye gidiyoruz: Rahmetlik Denktaş’ın müzakere masasındaki taktiği “en iyi savunma saldırmadır” politikası üzerine oturuyordu. Adının Mr. No’ya çıkmasını bir kalem geçin! Devri liderliğinde hangi çözüm planı masaya gelse Rum’un canını yakar, bağırta çağırta masadan kaçırtırdı! Bu 1977-79 Doruk Anlaşmalarında da öyle olduydu, Gali Fikirler dizisinde de…
Denecek ki çok mu iyi taktikti. Evet çünkü hemen hepsi de Rum ağırlıklı çözümlerden yana hazırlandılardı. Çok kısaca Rum’un çoğunluk esasında birleşik Kıbrıs ön görüyorlardı… Artı “hazırlanan tüm planlar Rum’un istekleri içinde hazırlanır, Türk tarafının tek fiskelik görüşü alınmaz, sadece “biat” etmesi istenirdi!
Denecek ki ya Annan planı? Kuzey’de dağa taşa “evet” dedirten Erdoğan olmasaydı Türk tarafından da “hayır” çıkacaktı! Buna karşın yine düşünülmelidir. Rum neden Annan planına da “hayır” dediydi…
GELDİK ŞİMDİLERE: Serüven devam ediyor. Peşin peşin yazalım. Masaya mağlup oturduk! Anastasiadis Türk tarafına ilk golü “Tek Egemenlik” ile attıydı! Sonra goller yağmur gibi yağmaya başladı, devam ediyor. Kısaca Rum tarafı “arsızca istiyor” Türk tarafı “çaresiz ret ediyor!” Şubattan beridir müzakereler böyle devam ediyor!
Neden? Eee siz “tek egemenlik, tek uluslararası temsiliyeti” peşin peşin kabul eder ve üzerine bir de “Birleşik Kıbrıs ve Kıbrıslılık” gibi federal sistem şemsiyesini açarsanız, Rum da “nüfus ve mülk çoğunluğunun egemenliğini dayatır.”
Müzakerelerde olan budur! Toparlamak gerekirse AB’nin büyük desteğini de arkasına alan Rum tarafı Özersay’ın “öneri vermiyorlar” iddiasına karşılık bakın nelerin “kırmızı çizgileri” olarak müzakere masasından kaldırılmasını yahut hiç gelmemesini istiyor:
Dönüşümlü başkanlığı kabul etmem diyor!
İki ayrı devleti kabul etmem diyor!
Son günlerde Kıbrıs Türk halkına “siz üçüncü ülke insanlarısınız  AB’li olamazsınız” diyor!
Çözüm olursa en az elli bin TC’li çekip gitmelidir diyor!
Türkiye’nin garantörlüğünü kabul etmiyor askeri ile adadan ayrılmalıdır diyor!
Tek egemenlik olacaksa iki halkın ayrı ayrı değil, “tek seçim listelerini oylamasını” isterim diyor!
VE ASIL DEDİĞİ DE ŞU OLUYOR: Siz adada azınlıksınız! Hangi federasyonda “çoğunlukla azınlık eşit haklara sahip olmuştur?”
Şimdi telefondaki dostuma dönüyorum: Bak diyor adada 7 milyon dönüm toprak vardır. Bu toprakların “özel mülk” kapsamındaki 6 milyon 150 bin dönümü Rum’undur. Türk’ün ise tapulu toprağı 850 bindir! Orana dökersek beşte bir!
Gelelim nüfusa: Peşin peşin TC’lileri hesaba katmıyorlar. Tutun ki 150 bin Kıbrıslı Türk vardır! Rum’un nüfusu çoktan 800 yüz bini orsa etmiştir!
Hesap kitap ortadadır: Eğer Rum becerir de nüfus ve mülk çoğunluğuna dayalı bir federal sistemi kabul ettirirse ki bunu ettirmeye çalışıyor, ayvayı da yedik, bilmem neyi de! Payımıza yüzde 25’ten fazla toprak düşmez, Beşparmak’lara çıkarız… (Tek ve büyük avantajımız Mal Tazmin Komisyonu’dur. Tazminat vererek paçayı kurtarabiliriz zaten son sarıldığımız çare de budur!)
VE SORALIM. Müzakereleri bu gerçeklerin “yol haritası” ile mi sürdürüyorsunuz yoksa Rum’un şutlarını kesmek için mi? Ki hemen belirtelim. Sn. Eroğlu’nun bu konudaki becerisinden hiç şüphemiz yoktur! Ve ekleyelim: Anastasiadis çağrıda bulunuyor: Tüm önerilerinizi toptan masaya koyunuz!” Bir adım öne çıkmak için işte tam fırsat: Politika perdesinin arkasına saklanmadan sahneye fırlayın, “bunlar kırmızı çizgilerimizdir” deyin ve ekleyin: “Kabul edersen ettin, etmezsen yallah Beyrut!”

**********     
NEDİR BU KAMU ÇALIŞANLARININ AYLIK MAAŞ VE ÜCRETLER SORUNU?
Bir süredir en az siyasi iktidar partileri kadar memleketi yönetip çekip çevirme yönünden etkin ve yetkin bazı sendikalarımız, adına “göç yasası” dedikleri “Kamu Çalışanlarının Aylık Maaş ve Ücret ve Diğer Ödeneklerinin Düzenlenmesi (Değişiklik) Yasa Önerisi”nin kaldırılması için mücadele ediyorlar. Bu konuda Meclis’e öneri de verdiler.
Çok kısaca olay şudur: Vakta ki CTP iktidarı döneminde bizim, “Sonay Adem’in büyük başarısıdır” dediğimiz “Tek Sosyal Güvenlik Sistemi” yasalaştı ve de tüm çalışanlar “tek sosyal güvenlik” sisteminde tek havuzda buluşturuldu, ortaya “eski kamu görevlileri maaşları ile yasa çıktıktan sonra yeni işe alınanların maaşları anomalisi çıktı!”
Yasa çıkmadan önce Kamu görevlilerinin “aylık maaş ve ücretleri ile ödenekleri devlet tarafından “çıkartılan yasalar tüzüklerle” saptanır bal kaymak emeklilik ikramiyeleri ile takviyeleri de yapıldıktan sonra “yeme de yanında yat” dedirtirdi! Halâ da o “eski yasaya” bağlı memuran takımı bu bal kaymak maaş ve ücretlerini almaya devam ediyorlar çünkü yasa geriye doğru çalıştırılamıyor!
Tabii çıkan yeni yasadan sonra yeni istihdam edilenler “yeni yasanın kapsama alanı içine alındılar.” Başka da çaresi yoktu çünkü tek sosyal güvenlik sisteminin “tüm çalışanları tek çatı altında, tek havuzda toplaması” için tüm eski yasaya bağlı Kamu görevlilerinin emekliye çıkmaları gerekiyor ki bu süre de uzun yıllar alacaktır!
Biz vakti zamanında bu yasayı can’ı gönülden desteklediydik. Çünkü tüm çalışanlar “Sigorta Sisteminde” toplanıyor, “gelirler giderler prim esasında saptanıyor, özel sektörde çalışanlarla devlet sektöründe çalışanlar arasındaki büyük parasal anomaliler nispeten ortadan kalkıyordu! (Tabii körün değneği gibi bellenmiş asgari ücret istismarını hiç hesaba katmadıktı!)
SENDİKALARIN KAERŞI ÇIKTIĞI NEDİR? Yeni istihdam edilen çalışanların yan yana çalıştıkları eski yasaya bağlı meslektaşlarından çok daha az maaş almalarıdır…         
Mesela bir öğretmen neredeyse asgari ücretle işe başlıyor! Bir doktor diğer doktorlara göre cüce maaş alıyor, galiba iki bin lira falan!
Diyor ki sendikalar, “eşit işe eşit parra guzum!” Fakat: Ortada bir başka gerçek daha var: Eğer eski yasaya bağlı çalışanlarla yeni yasa ile istihdam edilenlerin “maaşları eşitlenirse” o zaman “Tek Sosyal Güvenlik Yasası neden çıkartıldıydı” sorusu gelir!
Çünkü olay, “çıkması gereken bir yasanın uygulamaya konmasıydı” ki neredeyse buna “reform” dediydik! Oysa devlet bütçedeki parasızlığı da hesaba katarak aynen özel sektör gibi davrandı, yeni istihdam edilenleri asgari ücret mahkûmu yaptı! Eee insaf ama!
Şimdi eski çalışanlarla yeni istihdam edilenlerin maaş ve diğer haklarının yeniden gözden geçirilmesi için sendikalar mücadele ediyorlar.
VE EKLEYELİM: Bir de şu sorun var: Kamuda çalışan sigortalılar mesela “özelde” çalışanlar gibi “sağlık hizmetlerinden” de yararlanmıyorlar kendilerine gösterilen tek olanak “devlet hastaneleri” oluyor! Yani hem az maaş hem de özlük haklarda kısıtlamalar!
Bu kez sendikalara kızamıyoruz çünkü özelde çalışanların maaş ve özlük haklarını eleştirirken, ayni maaş ve özlük haklarının devlet kademelerinde de uygulanmak istenmesine “muvafıktır efendim” diyemiyoruz!