Müzakere sürecinde aşılması gereken pek çok zorlukların olduğunu bilmeyen yoktur! 42 yıl sonra her iki toplum da kendi coğrafyalarında kemikleşip mülk sahibi olur, toprağa terlerini akıtır, imar iskân gelişir, arka arkaya iki kuşak daha yetişip her yönden ekonomik ve siyasi potansiyel yaratırlarken; müzakere masasına oturarak “hadi tüm bunları silip yerine yeni bir federal Kıbrıs oluşturalım” demek, söylem yönünden kolaydır ama fiiliyatı zordur!
KALDI Kİ: Bu zoru aşmaya çalışan her iki tarafın da çözüm konusunda hem farklı görüşleri vardır hem de farklı çözüm modellerine bağlı siyasi düşünceleriyle hedefleri… Bunları “Kıbrıslılık” bilinciyle aşmak da mümkün değildir çünkü gelişmelerle gerçekler göstermiştir ki ne “Güney’deki Rum tarafı Helen oluşunun inanç ve imanından vaz geçer ne de Türk tarafı her halde “Türk oluşunun” inanç ve imanından fedakârlıkta bulunur!
Bu ulusal bilinçle inançları çözüm maddeleri içinde harmanlayıp yeni bir federal Kıbrıs yaratmak haliyle kolay olmayacaktır. İnsanların kendileri için hissettikleri “aidiyet duygusunu vatan, millet, memleket olgusundan soyutlamak mümkün değildir.” Kaldı ki her iki halkın da ne dil, ne din, ne kültür ne de tarihi yönden köklü bağları da yoktur! Mesela geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım “yahu ben Rumları sevmem. Buna mecbur da değilim. Mesela Yahudileri daha çok severim” dediydi!
O ZAMAN SEVGİ SAYGIYI ATIN! Yani şu bizim bazı STÖ’leri gibi Rum halkını Kuzey’deki kiliselere taşımakla, yahut (başlarına bir kaza gelmesin diye kendileri Güney’e geçip etkinlikte bulunamadıklarından) Türk-Rum etkinliklerini Kuzey’de yoğunlaştırmakla iki halkın ne birbirlerini anlamalarını ne de birbirlerine sevgi saygı duymalarını başarabilirler! Öyle olsaydı sittin senedir aramızda yaşayan Maronitler olası çözümde Rum idaresi içinde olmalarını istemezlerdi. Şimdi istiyorlar çünkü Türkleri sevmiyorlar zaten sevmek zorunda da değiller…”
O ZAMAN AKILCI ÇÖZÜM: Öyle halkların kardeşliği safsatalarına dayalı hayalden başka bir tarafı olmayan siyasi oluşumlar peşinde koşmak tutun ki abese iştigaldir! Çözüm olacaksa, köklü yasalarla kalıcı güvenlik üzerine oturacak ve kesinlikle iç içe geçmeyecek kendi içlerinde özerk iki kurucu devlet esasında olacak… Varsın sevgi saygı kardeşlilik arkadan gelsin!
İşte masada aranılan böylesi bir çözümdür. Nitekim Anastasiadis (yarın anlatacağım) hangi zorlukları aşamadıklarını ve hâlâ pürüzler olduğunu açıklarken, hemen her konuda anlaşmazlıkların sürdüğünü de öğrenmiş oluyoruz…
*********
BİTTİĞİ YERDE: (BİR YENİSİ BAŞLIYOR!)
Bir arkadaşım gazeteye şöyle bir baktı, “hah dedi, su işi bitti süt işi başladı!” Güldüm! Çünkü dün ben de “köşemden” “iki karpuzu bir koltuğa sığdıramadığımızdan” söz ediyordum. Nitekim patates üreticileri Mersin gümrüğünden dönen patateslerinin feryadını koparırken, çiftçiler az biraz geri çekilip sıranın kendilerine gelmesini beklerler! Keza çiftçiler harekete geçip Lefkoşa sokaklarını inletirlerken bu kez de “Sendikal Platform” beklemeye girer…
ÇÜNKÜ BİLİRLER: Bilirler ki bu memlekette “iki iş birden yapılamaz!” Mesela kadastro uzmanları araziye çıkmışlarsa Tapu dairelerinde işler durur! Yahut devlet Sağlık servislerini düzene sokmak için kolları sıvamışsa biline ki “eğitim işleri” aksayacaktır!
BUNUN ADI “KADROSUZLUKTUR:” Her zaman yazarız: Devleti kuranlar “devlet işlerinden” geldilerdi. Hem mekanizmanın nasıl çalıştığını biliyorlardı hem de plan program yapıyorlardı. Nitekim sosyoekonomik büyümede yetersiz kalınmışsa bile bu memleket bırakın “yıllık planları beş yıllıklarını bile yapıyordu.” Fakat o dönemlerde ayni zamanda TC elçiliği ve Ankara ile sıkı ilişkiler vardı! Yani “memleketi yönetmeye” soyunan insanlar önce “ne kadar olduklarını” bilirlerdi! Bunu bildikleri için “bilmediklerini” Türkiye ile birlikte gerçekleştirirlerdi!
ŞİMDİ “HASTALIK” MUSALLAT OLDU: Her şeyi bilen bir yeni “yönetici takımı” yetişti! Ve ne oldu?
KTHY’nı batırdılar! Ercan hava Alanına kıydılar! Girne’nin çarpık yapılaşmasını becerdiler! Tek Sosyal Güvenlik Yasasını çıkardılar yürütemediler! Her köye bir Belediye kurdular şimdi azaltmaya çalışıyorlar! TC’den su geldi “sahibi biziz” dediler kriz yarattılar! Hellimin tescili falan derken işin içine bir daldılar , süt sorunu yarattılar!..
Vesselam sallan yuvarlan gidiyoruz işte!
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (BELEDİYELER AZALTILACAKSA.)
Yıllar önce yazmaya söylemeye başladıydım. Bu kadar çok belediye bu memleketin çapına çok gelir! Yani 300 bin kişiye 28 Belediye!
Neyse ki her halde zamanı sırası geldi ki 28 belediyeyi 15’e indireceklerimiş… Teknik olarak değerlendirmesini yapamam! Yeni düzenlemeyi konunun uzmanları yapacak, göreceğiz.
Ancak ortaya bir başka sorun çıkacak. Mesela oluşacak 15 Belediye kendilerine bağlı köy ve yörelere ulaşıp hizmet götürmek için “daha çok mu çalışana ve araç gerece ihtiyaç duyacaklar? Yoksa kapatılacak belediyelerin personeli ile hizmetleri yürütmek mümkün mü olacak? Bilemiyoruz sadece düşünüyoruz çünkü mesafeler uzadıkça hizmet götürmek de zorlaşıyor. Nitekim zaman zaman Karpaz’daki belediyeler bize bu mesafe sorunu nedeniyle çöp ve temizlik gibi hizmetlerin çok pahalıya mal olduğunu söylüyorlardı!
ÖTE YANDAN: Vakti zamanında Mağusa’nın yamacındaki Yeniiskele’yi kaymakamlık yapıverince bu kez her sabah Karpaz’dan Mağusa’ya akan otobüsler dolusu insan Yeniiskele’yi de pas geçerek dümenlerini Lfkoşa’ya kırdılardı! Çünkü Kaymakamlık ve ilçe oluşumu için yer seçimi yanlıştı! Mağusa kaybederken Yeniiskele de kaybetti. Her ne kadar şimdilerde Yeniiskele toparlanıyorsa da “yer ve mesafe” sorununa çok dikkat edilmesi gerektiğinin örneği olmaya devam ediyor!
Kısaca belediyeleri on beşe indirirken her halde çok ciddi çalışmalar gerekecektir çünkü olayın, “olmadı tu baştan” denmesine tahammülü yoktur…
































