Tarımdan da narenciyeden de anlamam. Ama bu kadar yıldır bizim tatlı portakal ve çekirdeği bol mandalinamızın tadını ve kokusunu başka da bir yerde bulamadım. Duygusala bağladığım vatan hasretinin etkisiyle yazdığım bir ifade değil bu. Gerçek. Elimizde dünya piyasasında boy ölçüşecek bir değer var.
Çalıştığımız firmanın iş alanına girdiği için adadaki narenciyeyi konsantre ve adada işleyerek meyve suyu olarak değerlendirmemiz mümkün mü diye satın alma, kalite ve pazarlama birimlerindeki yönetici arkadaşlarımın dikkatine getirdim.
Yazacaklarım da bu süreçte yapılan gayrı resmi temaslardan öğrendiklerimle ilgili.
Hemen söyleyeyim tadı, randımanı ve nihai tüketiciye yakınlığı itibarıyla narenciyede Türkiye pazarında taraflar için değer yaratmanın mümkün olduğu görüşündeyim. Konuyu dağıtmadan, TC devletinin adadaki narenciyeden Türkiye pazarında değer yaratma konusunda niye olmayacağını söyleyerek “ağalık” değil bu engelleri ortadan kaldıracak şekilde “ağabeylik” yapmasına da ihtiyaç olduğunu peşinen söyleyeyim.
Suyun adaya gelmesiyle üretim miktarının ve kalitenin artacak olması da ileriye yönelik çok daha umutla bakılması ve buna göre hazırlık yapılması gerektiğini not ediyorum.
Türkiye’de meyve suyunda kullanılan narenciyenin ciddi bir bölümünün dünyanın öbür ucundan geldiğini ve ülkeye girişte ciddi bir gümrük vergisine tabii olduğunu söyleyeyim.
Bizdeki tatlı portakalın işlevini gören konsantreyi ürünlerindeki tadın ayrıcalıklı olması peşinde koşan firmalar lojistik maliyetine de katlanarak dünyanın öbür ucundan getiriyorlar. Bu yüksek maliyetli ürünü tadı daha ekşi olan yerli portakal ile karıştırarak maliyet ve ayrıcalıklı tadı tutturmak adına bir dengeyi yakalamaya çalışıyorlar.

Lafı uzatmadan narenciyeyi konsantre ve işlenmiş meyve suyu olarak pazarlayabilme noktasına gelmek için yapılması gerekenleri kısaca sıralayayım. Yetkililer tarafından bilinmeyen konular değildir ama bir de farklı bir gözün yorumuyla aktarılmış olsun.
Türkiye’deki meyve suyu üreticileri ile direk ilişki kurulması ve bilgilendirme yapmakla işe başlamak lazım.
Firmalar nezdinde birinci elden bilgilendirme ve numune tadımı ve kalite testi yaptırtmak ne kadar zor olabilir ki. Bu yapılıyor mu yoksa bu iş aracılara mı bırakıldı bilmiyorum.
Türkiye’de narenciyeyi konsantre veya adada işleyerek meyve suyu olarak değerlendirebilecek firmaların kim olduğu bellidir. Pazarlamaya temel iletişimi direk kurarak başlamak esas olmalıdır.
Türkiye de faaliyet gösteren bu firmalar kanun hükmündeki prosedürleri gereği konsantre ve veya meyve suyu alımı yapmaları için ilgili tesislerin toplam kalite standardını yakalamış ve denetimden geçmiş olması gerekiyor.
Buradaki toplam kalite, ürünün tadının, randımanının ve kalitesinin ötesindedir. Tesisin bina olarak ne durumda olduğunu, çalışanların iş güvenliği süreçlerini, üretimin nasıl yapıldığını ve kontrol noktalarının yeterli olup olmadığına kadar uzun bir listeyi içeriyor.
Tat ve fiyat uygun olsa bile denetim sonucunda bu standartlar yakalanmamışsa alım yapılmasına izin verilmiyor. Mal alımı yapılacak tesisin sürdürülebilir iş süreçlerine sahip olup olmadığından emin olunmak isteniyor.
İlk aşılması gereken engel budur.
Bu engeli aşmak için firmaların öne sürdüğü yatırımları ve süreç değişikliklerini ortaya koymaları için ön denetim yapmaları istenebilir. Tesisin tüm fiziki ve iş süreçleriyle denetime açık bir kurum olduğunu söyleyebilmek lazım. Denetimin devlete bir maliyeti yok. Ama o başta bahsettiğim insan boyutundaki iş ilişkisini kendinizi tanıtarak ve karşınızdakini tanıyarak oluşturmak lazım. Bu da proaktif olmakla mümkündür.
Denetimin yapılması eksiklerin belirlenmesi için önemli. Buna açık olmak ve ön denetim talep etmek gelişime ve iş birliğine açık olduğumuzun göstergesi olarak algılanacaktır.
Eksiklerin ve yapılması gerekenlerin listelenmesinden sonra bunun maliyetinin belirlenmesi ve projelendirilmesi gerekiyor. Eksiklerin parasal olarak adının konabilmesi önemlidir. Makine ve tesisat ile ilgili olan yatırımlarda yine bu firmaların bilgisinden ve en uygun fiyatlar için satın alma ağından yararlanmak mümkündür.

Toplam kaliteyi yakalamak adına gerekli olan finansman da diğer aşılması gereken konudur. Finansman konusunda TC yardım heyeti bu tür projelere finansman sağlamak istediğini öğrendim. Şikayetlerinin de kendilerine doğru dürüst projelerin getirilmemesi yönünde olduğunu ikinci elden olsa da öğrenmiş oldum. Neticede muhatap olunacak firmalar ileriye yönelik herhangi bir taahhütte bulunmayacak olsalar da belli kalite ve fiyat avantajlarıyla yıllık ne kadar alım yapabilecekleri üzerinden gerçekçi bir finansal fizibilite çalışması yapılabilir. Bu konuda bu firmaların bilgi ve tecrübesinden de yararlanılabilir.
Gelişime açık olmak iş ilişkisinin kurulmuş olması bu noktada herhangi bir yükümlülüğe girmek istemeyecek olan bu şirketlerden tahminen ne kadar alım yapabilecekleri ile ilgili tutar alınmasında etkili olur. İşin başında dürüst, şeffaf iş ilişkisini kurmak bunun için son derece önemlidir.
Burada netleşmesi gereken konu da Kuzey Kıbrıs’tan alınan narenciye konsantre ve meyve suyunun Türkiye pazarına girişinde herhangi bir gümrük vergisine tabi olmamasıdır. Bu konuda böyle bir verginin olmadığı, uygulamanın da bu yönde olduğu söylense de bunu yazılı olarak ilgili TC Bakanlar Kurulu kararı ya da tebliğinin yazılı olarak istenildiğinde iletilmesi bundan haberdar olmayan firmalar nezdinde adımların daha hızlı atılmasını sağlayacaktır. Bu konunun da netleşmesi lazım. Konsantrenin işlenip paketli meyve suyuna dönüştürülmesi noktasında da tüm yıl ayni ürün standardını yakalamak adına gerekli olduğunda dışarıdan konsantre getirmekteki vergileri de yalnızca ihracatta kullanmak adına ortadan kaldırmak lazım. Bu da kontrol mekanizmalarıyla üzerinde çalışılması gereken diğer konudur.
Bizim biraz hayal etmeye ve ortaya vizyon koymaya ihtiyacımız var. Bunu yapacak ruh halinde olmamamızı bu adada doğmuş biri olarak anlıyorum. O zaman bunu iş olarak yapan insanlarla irtibat halinde olalım. Onların fikirlerinden faydalanalım. Kafamıza yatmazsa da yapmayalım.
Girdiğim şirkette ilk öğrendiğim ve bugüne kadar getirdiğim en önemli öğreti “kar işin ve iş ilişkisinin devamında” olduğu ile ilgili. Kısa dönemde elde edeceğine değil uzun vadede ne kazanacağına odaklanmayı anlatan basit bir cümle (“profit is in the continuation of the business and the business relationship”). Tüm paydaşlara, iş ortaklarına nasıl bakılması gerektiğini özetliyor.
Bunu başarabilmek için iş modelinin doğru kurulması önemli.
Ama en önemli unsur doğru “hayal ortakları” bularak “hayal etmek.”
Narenciyedeki eksiğimiz, birçok konuda olduğu gibi temeldeki eksikliğimizle aynı bence.
“Hayal etmek” ve bu hayale ulaşabilmek için planlı programlı hareket etmek.
İnanarak korkmadan negatif enerji yaymadan ama çaba harcayarak hayal edebilmek.
Engelleri aşmak için çözüm üretebilmek.
Ve en önemlisi doğru “hayal ortaklarını” bir araya getirmek.
Bu yazıyı okuyan narenciye konusunda hayal kurmaktan korkmayacak yetkili, etkili ve ilgili kişilere duyurulur. Benim çok da fazla bir zaman harcamadan masanın diğer tarafından aktaracaklarım bunlar.
Türkiye piyasasında etiketinin ve reklamlarının içerisinde yer alacak şekilde “Kıbrıs portakalı ve mandalinası” diye ürünlerin yer alması mümkün değil mi?
Bunu yapacak firmaya firmalar arasındaki rekabeti artıracak şekilde daha ayrıcalıklı bir yaklaşım göstermek ülkenin imajına ve ekonomisine de büyük bir ivme sağlamaz mı?
“Bodrumun mandalinası” olur da “Kuzey Kıbrıs’ın mandalinası ve portakalı” niye içeriği ile ürünlerdeki etiketlere taşınmasın.
Kurulacak iş birliğiyle adaya suyun da gelmesiyle iklim ve toprak koşullarına uygun başka hangi meyve ağaçlarının ekilebileceğinin çalışmasını da bu firmaların bilgisinden ve ihtiyaçlarından yararlanarak yapmak mümkündür.
Dedim ya biraz hayal etmek ve vizyon birçok konuda olduğu gibi narenciyede de en büyük eksiğimizdir.
































