Müzakerelerin bundan sonra, velev ki Türkiye ile Yunanistan zaman zaman katılacak olsa da New York’ta devam edecek olmasını anlayamıyorum.
Mesela liderler bir dünya kuruluşunun Genel Sekreteri olan Ban Ki Moon’u kırmamak için birbirlerine karşılıklı ödünler vererek referanduma gidecek plana son noktayı mı koyacaklar?
Veya Lefkoşa’da kendilerini halkları tarafından baskı altında hisseden liderler New York’ta rahatlayıp birbirlerini daha mı çok anlayıp uzlaşıya varacaklar?
Yahut Ban Ki Moon’un gözetimi dolayısıyle Lefkoşa’da yaptıkları haylazlığı yapamayacaklarından daha mı ciddiyetle çalışacaklar?
Yoksa Ban Ki Moon Akıncı için imamlar tarafından okunmuş üflenmiş, Anastasiadis için papazlar tarafından takdis edilmiş yiyecek içecekler ikramlarında Allah’ın rızası ile çözümü mü sağlayacak?
Galiba bu iş, artık sonucu belli olmaya başlayan müzakereler süreci için “işgüzarlık” olması gereken boşuna bir çabaya dönüştü!
Ki Kıbrıs siyasi sorunu o BM’ler binasında çok tartışıldı, çok görüşüldü! Hele de 190’nı aşkın BM’ler üyesi olan ülkelere nazire 5 daimi üyenin oluşturduğu BM’ler “Güvenlik Konseyinde” Kıbrıs Türk halkı çok şamar yedi, çok haksızlığa uğradı, açlık ve yokluğa çok mahkûm edildi! Oysa Erdoğan’ın saptaması ile dünya GK’ini oluşturan o beş ülkeden çok daha büyüktür!
Kaldı ki Kıbrıs siyasi sorunu 2014’lerden beridir Güney’in üye alınmasından dolayı AB’nin asli sorunudur. Ve eğer sorun Lefkoşa dışında görüşülecekseydi Brüksel’e yahut Lozan’a falan taşınması gerekecekti!
KISACA: Liderler New York’a, “adayı” sırtlayıp götüremeyecekleri için “Kıbrıssız” gidiyorlar! Buna karşılık en zor konular olan “mülkiyet ve toprağı” görüşecekler! Tabi haritalar üzerinde!
Oysa Ban ki Moon Kıbrıs sorununu çözmeye bu kadar merak sarmışken bir süre Kıbrıs’ın misafiri olması ne kadar iyi olurdu! Karpaz’dan Güzelyurt’a Kuzey’i şöyle bir gezip görürdü. Ve o zaman anlardı ki “pööö, 1974’lerden bu yana neler değişti neler! Ve şunu da anlardı: “Rum tarafının istediği gibi bir çözümle KKTC’de oluşacak yeni bir değişim, Kuzey’in hem fiziki hem de siyasi yönden yıkımı olacaktır!”
BUGÜN DE KANAYAN ESKİ YARALARDIR
Bir arkadaşım “sen dedi bana hep eskilerden bahsediyorsun…” “Geleceği göremiyorum, fakat içinde yuvarlanıp gittiğim için yaşadığım anı iyi biliyorum” dedim. Ve ekledim:
Şu anda olancası da üç nesildir Kıbrıs Türk halkına miras kalmış sorunlarla yaşıyoruz. Ben onları kaşıyorum! Ve kaşıdıkça görüyorum ki hâlâ içlerinden irinler akıyor! Hiçbiri de iyileşmedi, çözülmedi!
Oysa Kıbrıs Türk halkı 1974 harekâtının mağlûbu değil, muzafferiydi. Ne yaptı ama? Ellerini kollarını sadece siyasi soruna kelepçelemekle kalmadı, sosyoekonomik kalkınma çabalarını da türlü çeşitli “yanlış uygulamalara” yedirtti!
Bu nedenle tabi ki geçmişi kaşıyacağım. Çünkü bugünün sorunları, geçmişte yanlış başladığı için yanlış süren sistemlerden kaynaklıdır! Basit bir örnek:
Çiftçi, ziraatçı, hayvancı olarak 50 bin kişi olarak geldiğimiz Güney’den, 2 yüz 50 bin Rum’un bıraktığı bir milyon 800 bin dönümlük Kuzey’i TC’den kaydırılan nüfus takviyesi ile bile paylaşamadık!
Mesela Rum’un bıraktığı yedi sülalemize yetecek araç gereçlerle ötesi tüm tesislerle evleri, okullarla hastaneleri, limanlarla koyları, bahçeleri bir avuç insanlar olarak “kollektif bilincin kooperatifleri” yapamadık! Ki Yahudi Filistin çölüne Afrika’dan Sibirya’dan geldiğinde bugün de çoğu yerde sistem olarak sürdürdüğü “moşav ve kibutsları” ile büyüdü, bugünlere kalkınmış olarak geldi..
Onlar da “Filistinlerden” kalanlarla başladılardı işe biz de Rum’dan kalanlarla! Onlar yaratıp ihya ederken, biz batırdık ama!
Ha! apartmanlar, oteller, arabalar, üniversiteler, artan nüfusla birlikte açılan AVM’ler, hava alanlarımız, hastanelerimiz, kumarhanelerimiz hatta gece kulüpleri ile artan fuhuş, pazarlanan kadınlar… Bir ekonominin çarklarını döndürmeye yetecek ne varsa bizde de var…
Fakat “Marx’ın piramidi hiç değişmedi!” En tepede yönetenler, egemenler.. Ortada görevleri sadece kendilerinden yukarıda olan yönetici takımlarına hizmet eden ve yukarılara doğru dikilirken gerisinde kalanlara kakma sallayan çoktan partileşip siyasileşmiş memurlar, bürokratlar… Ve en altta incecik bir aralığa sıkışmış işçiler asgari ücretliler! Ki eti kasabın çengelinde seyrederler!
300 bin kişilik bir toplumu böylesi kısır döngülü sistemin içine sıkıştırıp “üretim ve ihracatı ıskalarsanız sonuç yaşamakta olduğumuz bugünler olur!”
KISACA TAKILDIĞIM: DENİZLER, KIYILAR, EVET HALKINDIR
Yıllardır sorunu çözemediler. Çünkü bu memleket “atı alanın kılıcı kuşanandır! Sahillerin yıllardır yağmalanması, derme çatma izinsiz yapılarla işgal edilmesi yetmezmiş gibi, kaç kişi “plaj çalıştırıcılığına soyunmuşsa ilk işi girişi paralı yapmak olmuştur.
Oysa kıyılar, denizler önce halkındır. Tesis varsa verdiği hizmeti için parasını öder ama girişi beleştir! Buna karşın her yaz sorun devam eder, kavgalar çıkar. Neyse ki “Denize Beleş” adlı bir örgüt, İnönü’nün “bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur değillerse o memlekette ciddi iş görmeye imkân yoktur” söylemini şiarı yapmış, üyeleri ile gitmiş bir plaja “beleş” girmiş.
Hoşuma gitti. Herkes haddini hududunu bilmeli, Anayasal hakların ve Hukukun üstünlüğü ilkesinin ne olduğunu öğrenmelidir. Öğrenemiyorlarsa işte böyle zorla öğrenmelidirler!
































