Kleridis-Denktaş görüşmelerinin başladığı yıllardan beridir, kapsamına öncesi BM toplantı ve görüşmelerini de aldığı gerçeklerde, Kıbrıs siyasi sorunu masaya hep şu başlık altında kondu:
Türk ve Rum halklarından oluşan birleşik bir federal Kıbrıs çözümü!
Ve bu geçen zaman içinde hangi kez “birleşik federal Kıbrıs”ı oluşturmak için masaya oturulmuşsa müzakereler hep şu pazarlıkla devam etti: “Türk ve Rum halkları olarak iki bölgeli iki toplumlu bir statüde bu adayı nasıl paylaşırız!”
Bugün de masada farklı bir çözüm senaryosu yoktur. Görüşülenlerle görüşülecek konular “adanın iki halk tarafından nasıl yönetileceği ile nasıl paylaşılacağıdır!
ŞİMDİ MÜZAKERELERDE “EIDE DÖNEMİ” BAŞLIYOR. Heyecanı büyük! Maşallah keklik gibi adam. Onda basıyor burada duruyor! Ve doğrusu beni kıs kıs güldürüyor! Çünkü “sorunun içine balıklama dalanların ilk günlerdeki heyecan ve çabalarının yabancısı değiliz!” Hepsi de çalışmalara “İnşallah ve maşallah Kıbrıs sorununu çözmek bana nasip olur” hayalleri ile sıvanırlar! Ne var ki bir süre geçtikten sonra arkasından teneke çalınan Downer gibi meyus ve küskün, yangından kaçar gibi gerisin geri kaçıp gidiyorlar! Tutun ki şimdi sıra Norveçli Eide’de de! Ki unutulmaması gerekir: Kıbrıs siyası sorunu bakın kaç genel sekreter yedi:
İŞTE KIBRIS SİYASİ SORUNUNUN YEDİĞİ GENEL SEKRETERLER: Dag Hammarskjöld (1953-1961 yıllarında) U Thant, Kurt Wadheim, Perez De Guellar, Butros Gali, Kofi Annan ve Ban Ki-moon. (Ban henüz dişlerimizin arasındadır, inşallah sorun çözülür de yeme fırsatı bulmayız!)
Şimdi soralım: Niçin bu adada bir türlü çözüm olmuyor? Üstelik bu sorun 1974 sonrasının sorunu da değildir. Bizatihi “1974”ün kendisi, siyasi sorunun çözümlenememesinin sonucudur! (Bin defa anlatılıp anlamayanın kalmadığı gerçeklerde kafa ütülememek için bu nedenleri yeniden sıralayacak değiliz ama en büyük neden şudur diyeceğiz.)
Rum tarafı öteden beridir Kıbrıs’ı önce kendinin sonra yine kendinin tapulu malı olarak görmektedir! Dolayısıyla Kıbrıs öncelikle benim egemenliğimde benim siyasi irademin hakim olacağı bir statüde çözülebilir demektedir! Şu bildiğimiz “hem toprak hem de nüfus çoğunluğu olayı!”
O ZAMAN GELİN ADAYI İKİ HALK, İKİ BÖLGE OLARAK PAYLAŞALIM: Türk tarafının şu sırlarda üzerine oturttuğu tezi budur. Herkes payını alsın, iki bölgede kendi yönetselliğinin iradesinde kendi efendisi olsun. Ha, Güney’i inkâr etmiyoruz! Merkezi bir hükümette buluşalım, içte ve dışta yapılabilecekleri birlikte yapıp birlikte başaralım.
NİTEKİM: Annan planında “iki kurucu devlet” şu şekilde tarif ediliyordu:
BİR: “Kıbrıs Rum Devleti ile Kıbrıs Türk Devleti eşit statüye sahiptirler. Her bir Kurucu Devlet özdeş yetkilere ve işlevlere sahip olacak ve yetkilerini Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası sınırları ve kendi bölgesi içinde egemence kullanacaktır. (Bugün de şubat ayında müzakerelere başlanırken Annan Planındaki bu Anayasal madde esas alındıydı.)
İKİ: Kıbrıs Rum Devleti halkı ile Kıbrıs Türk Devleti halkı tüm federal kurumlarda etkin temsiliyete sahip olacak ve federal düzeydeki karar alma süreçlerine etkin olarak katılacaklardır.
ÜÇ: Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nda yapılacak herhangi bir değişiklik için Kıbrıs Rum Devleti halkının ve Kıbrıs Türk Devleti halkının ayrı referandumlar yolu ile onayı gerekecektir…
Dikkatinizi çekerim. Kıbrıs Türk ve Rum halklarına hem devlet kimliği veriliyor hem de “referandumlarını” gerçekleştirme hakkı veriliyor. Bu da örneğin Türk tarafına “self determinasyon hakkının bağışlanmış olmasıdır. Oysa ne diyor Eide:
EIDE’NİN GAFI: İskoçların bağımsızlık için referanduma gitmeleri ve İspanya’da Katalanların da ayni talepte bulunmalarını hatırlatan bir gazeteci Eide’ye soruyor: “Kıbrıslı Türklere bağımsızlıkları için referanduma gidebilme hakkı neden verilmedi?” Eide’nin cevabı şu: “Hukuk açısından bağımsızlık için sandığa gitmek evrensel bir hak değildir!”
YOK YAVUU! İnsanın şöyle diyeceği geliyor: “Yok yavuuu!” Annan Planı’na “evet-hayır” demek için iki halka kendi bölgelerinde ayrı ayrı referandum yapma hakkı tanındığında olay “hukuki ve evrensel” oluyor! Çünkü orada adanın “yeniden birleşmesi” vardır! Fakat kendisine birleşme için hukuki ve evrensel hak tanınan ayni Türk halkı, ayni hakka dayanarak (1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ahkâmları dolayısıyle) “ayrılıp bağımsızlığını ilan etme” hakkını kullanamaz! Olur mu böyle saçmalık? Self Determinasyon hakkı sadece “birleşmek” için değildir ki. (Kaldı ki Rum kendi devletine katılımımızı istemektedir!) Lenin’in Halkların Self Determinasyon Haklarını okuyun, bakın orada da “ayrılma ve katılma” haklarından söz edilmektedir.
YİNE ÇOK UZATTIK! Eide ile ilgili yorumumuza yarın da devam edelim. Çünkü Eide müzakerelere temkinli değil, lafazanlık yaparak başladı!
**********
KISACA TAKILDIKLARIM (ÇOK AYIP OLMUYOR MU?)
21. YY. Çok ayıp olmuyor mu? Hâlâ medya haberlerinde “falan köydeki ağılların pisliğinden söz edilsin!” Köylü isyan etsin ve devletine çağrıda bulunsun: “Çıkarın köyden bu ağılları!” Ayıp olmuyor mu?
Çok ayıp olmuyor mu? Hâlâ kentlerin boş arsalarında dizi dizi köpek kulübeleri olsun. Günler değil, haftalar aylar da değil. Yıllarca o kulübelerde yazın sıcağında kışın soğuğunda titreşirlerken sadece av mevsiminden av mevsimde dağda bayırda tavşan kovalamak için dışarı çıkartılsınlar! Hadi din iman yoktur. Fakat “insaf ve insanlık” vardır! Vicdan ve sızısı vardır! Hiç biri yoksa, yukarıda Allah vardır! Pekala sizde Allah korkusu da mı yoktur! (Bunu köpeğini rutin aralıklarla hemen her gün kulübesinden dışarı çıkartıp dolaştıranlar için yazmıyorum, biline.)
Çok ayıp olmuyor mu? Üç ay yaz tatili gelip geçsin, onarım bekleyen okullara, bir görevli, bir yetkili, sorumlu uğramasın! Ve okullar açıldıkta “hem dersler başlasın, hem onarımlar, hem de eksik öğretmenlerin tamamlanması çalışmaları!” Ayıp olmuyor mu?
Çok ayıp olmuyor mu? Saat sekizde başlayan dairelerdeki mesaiye saat sekizde evden çıkarak yetişmeye çalışmak! Arabada giderken camı açıp elde avuçta ne varsa yollara saçmak! Domatesin kilosu beş liraya çıkarken sesleri duyulmayan üreticilerin, ellerinde fazladan domates kalınca “battık” feryatları koyuvermeleri! Meslek erbabının örgütlenerek fiyatlarını fiks menü yapar gibi sabitleştirerek rekabet unsurunu dejenere etmeleri! Ayıp olmuyor mu?
Çok ayıp olmuyor mu? Hâlâ okulların yeni ders yılına başlarken velilerden kayıt paraları almaları! Hâlâ okul üniformalarını belirli müesseselerle anlaşarak ebeveyne “filan yerden alacaksın” diye empoze etmeleri! Hâlâ bazılarının tuzdan bazılarının şekerden yenmediği, elinizde ufalanıp giden, çoğu hamur gibi ekmekler imal edip piyasaya sürmeleri! Ayıp olmuyor mu? (Mağusa’dan söz ediyoruz!)
Çok ayıp olmuyor mu? Daha su akıtılmadan antipropaganda yaparak yok “çok pahalı olacakmış”, yok “özel sektöre peşkeş çekilecekmiş,” yok zaten bu su Kuzey’e hiç gelmeyecekmiş” diyerek halkı olumsuz etkilemeye çalışmak!
Çok ayıp olmuyor mu? Hâlâ doğru dürüst bir mahpushane yapamamak! Olanı yönetememek! İkide birde mahkûmların ayaklandıkları haberlerine toslamak! Böylesi yatırımları bile Türkiye’den beklemek! Yılların müzmin derdi olmasına, onca hır gürüne karşın tek değişiklik yapmadan sorunu yıllarca taşıma külfetinin altında ezilmek! Ayıp olmuyor mu?
ÇOK AYIP OLMUYOR MU? “Borçluyu” mazbata mağduru sınıfına sokarken “alacaklıyı” yıllarca sürecek gıdım gıdım ödeme taksitlerine mahkûm edip mağdur durumuna düşürmek!
VE ÇOK AYIP OLMUYOR MU? Türkiye’nin parasal yardım ve katkıları ile güvencesi sayesinde var oluşumuzu sürdürürken ikide birde “askerini istemeyiz” demek! Türkiyeliler çekip gitsinler demek! Çok ayıp olmuyor mu? Ve ilahi…
HAYIR: KKTC’de ayıp yoktur! Her şey mübahtır! Yeter ki demokrasiye halel gelmesin!
































