Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Müzakereler başlayacak (asıl büyük kıyamet toprak konusunda kopacak!)

Hocaya kıyametin ne zaman kopacağını sormuşlar şu cevabı almışlar: “Karım öldüğünde küçüğü, ben öldüğümde büyüğü!”
Hiç şüpheniz olmasın müzakereler yeniden başlayacak:
Devlet ve Yönetim başlığı altında Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasası ve kanunları yine tartışılacak tutun ki uzlaşılacak.
Kurucu devlet anayasaları ve federal yasalar yine gündeme gelecek bunlar üzerinde de mutabakat sağlanacak.
Kıbrıs ve uluslararası anlaşmalarda da uzlaşılacak.
Ve sırası ile federal devletin kurumları ele alınacak. “Yürütme” başlığı altında başkan ve yardımcısı, konsey üyeleri, Karar alma yöntemi, kısaca her bir konuda “yes be annem” denecek, eller ellere uzanacak tokalaşmalar olacak…
SONRA: Kurucu devlet ve iç vatandaşlıklar sorunu çözülecek… İkamet hakları hale yola bağlanacak… Siyasi hakların kullanılması bile çözülecek!
Ve de iki taraf “kazan kazan” yahut “kaybet kaybet” esasında kendilerine göre “fedakârlık” dedikleri tutumlarıyla “küçük kıyameti” atlatacaklar!
VE SIRA GELECEK “BÜYÜK KIYAMETİ” KOPARMADAN ANLAŞMAYA VARIP ÇÖZÜMÜ SAĞLAMAYA: Yukarıdaki konu başlık ve açılımlarını kadük olduğu halde hâlâ gönüllerdeki tahtını kaybetmediği için sık sık hatırı sorulan Annan Planı’ndan aktardım! Amacım yeniden başlayacak müzakerelerde yol haritasının üç aşağı beş yukarı başka bir şekli ve çaresi olmadığı için ayni seyrüseferi izleyeceğini hatırlatmaktır.
Hangi konularda tarafların anlaşmaya vardıklarını hangi konularda varmadıklarını tam bilmiyoruz. Yalnız tek bir konuda bile uzlaşmazlık söz konusu olsa, uzlaşıya varılamayacağı gerçeğinde yine de “toprak konusuna” gelinecektir…
TOPRAK KONUSU NASIL ÇÖZÜLECEKTİR? Ki müzakereciler asla çözemeyeceklerini bildiklerinden, henüz görüşmeye başlamadan “en zor konu” diyorlar! Zaten birinci etap görüşmelerde “yönetim ve devlet” konusunda da pek çok pürüzlerin ve anlaşmazlıkların olduğu dikkate alınırsa sormaz mısınız? “En zorunu nasıl çözecekler?”
Tabii bunları durup dururken yazmıyoruz. Son günlerde bu “toprak sorunu” her iki bölgede de 1974 sonrası “tasarruf ve kullanım” yönleri ile yeniden gündeme taşındı. 2004’de referanduma sunulan Annan planında bu sorun Kuzey’in yüzde 29’luk toprak hakkına karşılık Rum’a iade edeceği 60 yakın yerleşim birimi ile çözüldüydü… (Rum referandumda bu elde ettiği toprak kazanımlarının yetersizliğinden dolayı değil, tek devlet oluşunu yitireceğinden “hayır” dediydi.)
Fakat sürekli tekrarladığımızca “artık Rum tarafı Annan planının üzerinde haklar istemektedir.” Nitekim çok barışçı olması gereken Vasiliu bile bu konuda Niyazi Kızılyürek’e şunları söylüyor: “Geçtiğimiz günlerde bazı Türk yetkililerin açıklamalarını okuduydum. Şöyle diyorlardı: “Askeri bir müdahale ile elde ettiklerimizi masada iade edemeyiz.” Günümüzün koşullarında AB içinde böylesi yaklaşımlar son derece ankronist yaklaşımlardır. Fakat maalesef böyle şeyler söylenebiliniyor…
Görüldüğü gibi Anastasiadis’in de son günlerde seslendirdiğince 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ahkâmlarına dönmek için Rum tarafı yeni politikalar üretiyor ve bu konuda en büyük destekçisi de AB oluyor.
KISACA: Toprak konusuna devam edeceğiz. Çünkü bu adada günü geldiğinde asıl “büyük kıyameti” bu toprak sorunu patlatacaktır!             
**********     
Güzel memleketim: (İçinde yaşadığımız için mi göremiyoruz!)
Geçtiğimiz hafta çok uzun süredir İngiltere’de yaşayan Mağusalı bir arkadaşımız “eski Mağusalılar” dediği akranları ile buluşup sohbet etmek istedi.
Bazılarımızın 80’li yaşlara doğru uzandığı altı kişiden oluşan biz eski Mağusalılardan bir “takım,” oflaya puflaya bir balık restoranında buluştuk. Ömürler geçip de hitama ereceği o büyük güne her birimiz kendince bir merhaba çekmeden önce, “düne” baktı… Hatıralar hatırları kovaladı… Ölenler rahmetle anıldı, kalanlara saygıda kusur olmadı…
Ve Mağusa’da çoktan rahmetlik olmuş bezirgâncılık yapan Mustafa efendinin oğlu (Lakabı Mustakya idi) Yaşar”la yarenliğe başladıkta her zamanki merakımla sordum: “KKTC’yi nasıl buldun?”
“Her geldiğimde dedi biraz daha gelişmiş, biraz daha kalkınmış hatta güzelleşmiş buluyorum… Çok büyük atılımlar gerçekleştirdiniz. Gitgide tipik bir Avrupa ülkesi oluyorsunuz…”
Sevindim! Her zaman söylerim: “İnsan vatanını sever.” Bu vatansızlığı yaşayan Nazım Hikmet için de öyleydi, Mağusa’da sürgün hayatı yaşayan Namık Kemal için de öyleydi… Tabi Yaşar ağabeyimiz için de böyle olacaktı ama o “hayır” diyordu, “hiç abartmadan söylüyorum… Memleket çok güzel…”  
BU GELİŞMİŞLİKLE GÜZELLİKLERİ İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ İÇİN Mİ GÖREMİYORUZ? Yoksa ruhlarımız mı karardı? Gerçek şu ki birbirimizi “yiyip kıymak üzerine” kurgulamışız hayatlarımızı. İspatı ortada: “İkide birde Kuzey bizim değildir” diyorlar! Sonra bakıyorsunuz bizden fazla yiyip bizden fazla şişiniyorlar!
Ben bunu hiç anlayamadım! İnsan nasıl olur da ekmeğini yiyip suyunu içtiği, devletinden maaşını aldığı, çocuklarını okullarında okuttuğu, evlenip evlendirip nesillerden nesillere soyadları ile aileler oluşturdukları, ağaç olsalardı topraklarında köklenecekleri, taş olsalardı villalar apartmanlar gibi dikilecekleri, bir madeni levha olsalardı en lüksünden arabalara dönüşecekleri böylesi bir memlekete nasıl inanmaz ki?
Ve kirletir! Ve Rum’a peşkeş çeker! Ve düzenini bozar yeni düzen ister! Ekmeden biçmek, üretmeden kazanmak, kazanmadan yemek ister! Yapılanı yıkar, yıkılanı kınar, kınadığının uğruna kıyametler koparır!
Bu nasıl bir ruh halidir ki ne yaz tatilleri yeter dünyayı turlamasına ne bayram tatilleri. Buna karşın der ki “sanki boğazımı sıkıyorlar bu memlekette!”
VE BİR BAKARSINIZ. Yıllarca dış ülkelerde yaşayan bizim insanlarımız sevinçleriyle güzelliklerini de birlikte taşıyarak, kırlangıçlar güvercinler gibi uçuşarak memleketi ziyarete gelirler… Göremediğinizi görürler, sevemediğinizi severler, beğenmediğinizi överler… Ve geri dönerlerken ağlayarak, “ah memleketim” derler… Bu nasıl iştir çözemedim!            
**********      
DAÜ’deki oyuna dikkat edilmeli! (Çünkü şişenin kapağını açarsanız cin kaçar!)
Ben sizin IMF’nizim diyen ancak bu hükümete o da meramını anlatamayan TC Büyük Elçisi Halil İbrahim Akça geçtiğimiz hafta LAÜ’deki bir konuşmasında KKTC ekonomisinin büyük oranda yüksek öğrenime dayandığını söylerken Gayri Safi Milli Hasılanın yüzde 30’unu oluşturduğunu vurguladı. Ve tabii son günlerdeki DAÜ sendromuna da gönderme yaparak, “üniversitelere müdahale itibar sarsar” dedi. Verdiği rakamlar ise şöyleydi: “KKTC’de resmi kaydı bulunan 11 üniversitenin toplam öğrenci sayısı (o gün itibarı ile) 72 bin 053. Bu sayı 73 bine ulaşacak. Geçen yıla göre yüzde 13 artış var. LAÜ’nün öğrenci sayısı ise bu yıl 5 bin 250’ye çıkacak…
Sn. Akça’nın asıl sevindirici açıklaması üniversitelerimizin “orta ölçekli” oluşu aşmaya başlamaları. Ki bir üniversitenin ancak yüz yılda kemale erdiğini düşünürseniz kat edilen yol çok iyi…
PEKALA BİZ BU POTANSİYELİN FARKINDA MIYIZ? DAÜ’yü işaretliyoruz ve “hayır” diyoruz! Sonra da “muzırlık” olsun diye “sanal” bir varsayımda ekliyoruz: “Neden DAÜ’deki oyunları Suat Hoca’nın Yakın Doğu Üniversitesi’nde oynamıyorsunuz? Mesele neden onu da “çağdaş hale sokmak için DAÜ’de başlattığınız operasyonları başlatmıyorsunuz? “Ooo, orası Vakıf üniversitesi değil özeldir” mi diyorsunuz?
O zaman biz de “Özel ama sonuçta KKTC’nin üniversitesidir” diyoruz.
DAÜ Vakıf olduğu için mi gözünüzü, dikkat ve rikkatinizi biran olsun üzerinden ayırmayıp “daha çağdaş ve demokratik olması için Rektörlerini hizaya sokmaya, emrinize amade kılmaya çalışıyorsunuz? Bunu KKTC’nin yüce çıkarları için yapıyorsanız, geriye kalan 9 tescilli üniversite için ne yapıyorsunuz?        Ki hatırlatayım. Bir üniversitede Vakıf Yönetim Kurulu aday gösterir, Rektörü Senato seçer… Bazı üniversitelerde Rektör tüm öğrencilerle çalışanların katıldığı sistem içinde seçilir… Türkiye’de olduğu gibi son sözü Cumhurbaşkanı söyler istediğini seçer!.. Yani rektör seçimi türlü çeşitlidir.
Ya bizdekinin çeşidi nedir? Bugüne kadar Vakıf Yönetim Kurulu “adayları” açıklar Senatonun oylamasına havale ederdi.
Şimdi diyor ki Serdar Denktaş daha çağdaş bir seçim sistemi getireceğiz. Üzerinde çalışılıyormuş ki olay meydanda! Sonuçta kendi seçecek! Ve KKTC’nin en büyük Üniversitesini siyasi iktidarın iradesine kilitleyecek ki memleketi nasıl ayağa kaldırıp uçurdularsa DAÜ’yi de aynen öylesine uçurtup, “yüksel ki yerin bu yer değildir” dedirtsinler!
DİKKAT AMA: Şişenin kapağını açar da cin’i kaçırırsanız bir daha yakalayamazsınız!