Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

“Mont Pelerinden” önce ve sonra…

Bugün tüm geçmişin “mâkus talihini” değiştirecek bir yeni çözümün başlangıcı da olabilir, “öyle geldi böyle giderken” Kıbrıs’ın değişmeyen çözümsüzlük kaderi de olabilir!

Bugün beş günlük bir müzakere süreci başlayacak.   Ve telafuzunu sevmesem de bundan sonra  Kıbrıs sorunuyla ilgili  sık sık kullanacağımız  bir de “Mont Pelerin” anlaşması yahut “bozgunu” oturacak dilimizle siyasi literatürümüze.

Geçtiğimiz hafta liderler İsviçre’nin Mont Pelerin’ine gitmeden önce birlikte değil ama ayni saatlerde açıklamalar yaptılardı. Sn. Akıncı’nın açıklamaları genellikle bugüne kadar söylenegelenlerdi. Fakat konuşmasında yer yer “zannedersem” kelimesini kullanıyordu. Belli ki “tereddüt” ettiği henüz kafasında açıklığa kavuşmamış, cevabını veremediği sorunlar vardır. Sn. Akıncı Mont Pelerin’de işte bu “zannettiklerinin” cevabını arayacaktır.

ANASTASİADİS: Müzakerelerdeki gelişmelerle ilgili  Rum halkına yaptığı konuşmasında  Sn. Akıncı’nın aksine daha kesin bir  dil kullandı. “Olmazsa olmazları” vardı! Nitekim  5’li Konferansın olabilmesi için sadece toprak ve harita kriterlerinin belirlenmesinin yetmediğini, ayni zamanda masaya harita konmasının da gerekli olduğunu söylüyordu… Bu konuda o kadar kararlıydı ki “toprak düzenlemeleri konusunda ilerleme ve bu konuda haritada belirlemeler olmazsa çok taraflı konferansın gerçekleştirileceği  tarihi kabul etmem” diyordu! Yani Anastasiadis topu Türk tarafına yuvarlıyor “al şutla da görelim” diyordu!

Bir diğer önemli vurgulaması da “olası çözümde tek uluslararası kimlik, tek vatandaşlık konularının uluslararası hukukun güvence altına alacağı kriteriydi!”

DİĞER BAŞLIKLAR: Anastasiadis Mülkiyet konusunda ilerlemenin az olduğunu da açıklıyordu.

Öte yandan  Sn. Akıncının bu konuda ne düşündüğünü bilmiyoruz ama “her TC vatandaşına karşılık 4 Yunanlıya Kıbrıs vatandaşlığı verileceğini de söylüyordu! (Yani istesek de eğer Rum kurucu devleti izin vermezse bu adada sittin sene daha 225 binlik Türk cemaatı olmaktan kurtulamayac ağız!”

ÇELİŞKİLER. Sn.Akıncı AB’nin 4 özgürlüğü konusunda, “biz azınlıktaki bir toplumuz. Dolayısıyle kendimizi koruma altında tutmak zorundayız” derken Rumların Kuzey’den mal alabileceğini ama bunun kısıtlı olacağını bu konuda da düzenleme yapılacağını” söylüyordu.

Anastasiadis ise çok daha kesin bir dille “tüm Kıbrıs’ta sınırlama olmaksızın özgür şekilde dolaşabileceğini vurguluyor ve şöyle diyordu: “Her birimiz Kıbrıs Cumhuriyetinin yasal yurttaşları olarak yerleşeceği yeri seçme hakkına sahip olacaktır. İki toplumluluğun güvence altına alınmasını sağlamak için bu haklara sahip olunması, seçme hakkı olması kabul edilmiştir..”

Anastasiadis büyük ve uzlaşılmaz sorun haline gelen “Güvenlik ve garantiler” konusunda  “umut ederim bu sorun İsviçre’de çözülür” derken, anlıyorduk ki “garantiler” hâlâ  ve hatta müzakere sürecini sonlandıracak etkisiyle ciddiyetini koruyor.

Anastasiadis “olası çözüm Annan planından daha iyi olacak mı” diye soruyor ve cevabını yine kendisi veriyordu: “Elbette! Örneğin toprak üzerinde yaşanan gelişmeler değişiklikler yarattı. Bu değişiklikler mülk sahibi aleyhine gelişmeler. Annan planına kıyasla daha olumsuz olabilir. Ama çeşitli konularda Annan planından daha iyi plan olacak.”

SONUÇ: Mont Pelerin’deki müzakerelerin sonucunu merakla bekleyeceğiz. Ve bir daha ekleyeceğiz. Bu görüşmeler “son şans” değildir. Geçmişte “dayanan taraf kazanacak” dendi miydi kavga edecek kadar sinirlenirdim çünkü “çözümsüzlüğü” sürdürmeye tahammülümüz olmayacak bir yapıdaydık. Şimdilerde  artık Rum tarafını da çözüme zorlayacak bir yapısallık içindeyiz. Güney de bunun  farkındadır…


      

KAPILARDAKİ  GEÇİŞLER  OLAYI  

Geçtiğimiz hafta 2003 yılından yani sınır kapılarının açıldığı dönemden bu yana ve sadece son 4 yılda Güney’le Kuzey arasında milyonlarca  geçiş yaşandığı açıklandıydı. Aslında böylesi büyük rakamlara alışık değiliz.  Çünkü her iki tarafın da bir milyona ulaşmayan nüfuslarının gerçeklerine nanik çeken rakamlardır bunlar!

Tabi “karşılıklı geçişlerin” araştırmaları yapılıyor, statiki bilgiler de veriliyor. Doğrusu Kuzey Güney’e iyi para bırakıyor!  Çünkü:

Olayın ambargolarla falan ilgisi yoktur. İkide birde ateşi yükselen dövizin de.. Mesela ben hiç Güney’e alış verişe gitmedim ama pek ala da Kuzey’den ihtiyaçlarımı karşılayabiliyorum.. Ancak şuna inanıyorum:

Benim  KKTC’ye olan bağlılık ve vefama, “ticarette, ekonomide, alış verişlerde, üretimde tüketimde birbirimizi desteklememiz, birbirimize yaslanmamız” gerektiğine olan inancıma karşılık; kazık yediğime inanıyorum!           Kâr haddi yüksek satışlardan dolayı soyulduğuma!                                                             Kalitesiz bir sürü mal satın almak zorunda bırakılırken  kandırıldığıma!                                        İlaç kalıntılarıyla çarşı pazara sürülen sebze ve meyveler nedeniyle sağlığımla oynandığına inanıyorum! Ama Rum tarafına koşmuyorum.

Fakat Güney’e geçip alış veriş yapmadığım halde işte o yukarıda vurguladığım nedenlerden dolayı Kuzey tarafından  cezalandırılıyorum! Bu sebeple  olmalı Güney’den alışveriş edenleri kınamıyorum. Tutun ki onlar  bu ülkede, “cezalandırılamayan ticaret erbabını, güneyden alışveriş yaparak cezalandıran  “cezalandırıcılardırlar!”

Dolayısıyle: O milyonlarca liralık  Kuzey Güney  “geçişlerine” bir istatistik bilgi olarak değil, “sosyoekonomik yapımızın kanayan yarası olarak bakmalıyız.” Belki sarıp sarmalamasını beceririz umudunda!                                                                                       **********                                            KISACA TAKILDIĞIM: (ŞU LGBT OLAYI.) Geçen hafta eşcinsellere yönelik (LGBT) bir kaynaşma yaşandıydı toplumumuz katlarında. Çoğunlukla sosyal medyada ayazlanırken, bu insanlarımıza karşı da çirkin sataşmalar olduydu. Ancak olayın sorumlusu artık kendilerini toplum içinde daha özgür ve insanlar tarafından daha çok kabul edilir gören, bizzat yine o eşcinsellerdi! Çünkü hiç gereği yokken reklam panolarına adeta “reklamlarını” yapıştırarak  kendilerini ötekileştirirlerken, olayın karşısında olanları da dürterek tatsız bir tartışma ortamı yarattılar.

Toplum tek düşünce ve tek doğruyla kaim olmadığı gibi yaşama da tek gözlükle bakmaz.. Dolayısıyle bazen olağan olaylara bile olumsuz tepki gösterir. Kaldı ki gözünün içine sokulan,  yıllar ötesinden gelen bir “toplumsal anlayışı” delmeye çalışan “yeni bir olaydır.” Her iki tarafın da birbirlerini dürtmeden, sindirilme süresini atlatmaları gerekir.